Mar 02

Dilin tanımı

     İnsanların ayırıcı niteliği düşünen bir vrlık olarak toplum içinde yaşamalarıdır. Bu sebeple de duyup düşündüklerini açığa vurarak başkalarına duyurmak isterler. İnsamlar, toplu olarak yaşayabilmek için tıpkı tabiattaki bazı hayvan türleri gibi öncelikle aralarındaki haberleşme ve anlaşmayı sağlayacak bir iletişim aracına sahip olmak zorundadırlar. Genel anlamda iletişim “iletişim”, bir raç vazifesi gören ilkel veya gelişmiş bir işarat sisteminden yararlanılarak bir bilginin, bir duygunun, bir yerden başka bir yere, bir zihinden başka bir zihine aktarılması olayıdır.
     İnsanlar arasındaki anlaşmayı sağlayan en gelişmiş iletişim aracı dildir.

     Dil, bir anlatım aracıdır. Bireyler bu aracı, hem duyup düşündüklerini açığa vurmak, hemde birbirleriyle iletişim kurmak için kullanırlar. Başka bir deyişle dil, kişinin kendini anlatması yanında, başkalarını anlatmasını sağlar. Bu karşılıklı Anlatma-Anlama işlevi dile bir anlaşma aracı niteliği kazandırır. Dil yanlızca bir fizik olayı olarak ele alanlar, ciğerden dışarı verilen havanın sese dönüşmesi olarak ele alırlar. İnsanların birbirleri ile olan ilişkileri açısından değerlendirenler ise, bir anlaşma aracı olarak görürler. Dili, tarihi, sosyal, kültürel, edebi ve felsefi açıdan değerlendirendirip tanımlayanlarda vardır. Ancak hepsinin birleştikleri bir nokta vardır; o da dilin genel niteliği bakımından, o dili konuşanların arasındaki anlaşmayı sağlamak üzere küçük ses birliklerine dayanarak oluşturdukları sözcük ve şekiller dünyası veya seslerden örülmüş sistemli bir işaretler birliği oluşudur.
Dil insanlar arasında anlaşmayı sağlayan dogal bir araç, kendine ait kuralları olan ve bu kanunlar çerçevesinde gelişen bir canlı varlık, temeli bilinmeyen zamanlarda atılmış gizli anlaşmalar sistemi, seslerden örülmüş sosyal bir kurumdur.

Dilin özellikleri

     Dil, kalıplaşmış, değişmez, durgun bir yapıya sahip değildir. Aksine, kendi yapıya sahip değildir. Aksine kendi kendi yapı ve işleyişini gerekli kıldığı özelliklere, tarihi, sosyal ve kültürel şekillenmelere bağlı olarak zaman içinde az çok değişip gelişerek yol alan bir yapı halindedir. Dil bir eser değil, bir faaliyettir. Esas olsaydı değişmezdi; oysa sürekli yenilikler doğuran bir kaynaktır. Dilin değişebilen yönü daha çok söz varlığıdır. Sözcüklerde ses yada anlam değişmesi olabilir.
Ses değişmesi:  adak / ayak, edgü / eyi / eyi / iyi, gözel / güzel
Anlam değişmesi: başlangıçta “kötü anlamına gelen yavuz sözcüğü gelebilir. Eski Türkçede bediz / bezek sözcüklerinin yerine Batı Türkçesinde süs sözcüğünün gelmesi gibi.
Dilin kendi varlığından doğma yapılış ilkeleri ise değişmez, Türkçedeki kök değişmezliği, bitişkenlik (ve son eklilik), ünlü uyumları, anlatımda temel öğenin sona gelmesi gibi. Dilleri bu gibi temel yapı özellikleri dış etkilerle kolay değişmez. Burada ancak çok uzun oluşum süreci içinde gerçekleşen sınırlı bir değişim görülebilir. Bu da ana yapı doğrultusunda gelime biçiminde kendini gösterir. Türkçedeki ki’ li bileşik cümleler örneğindeki gibi.

 Dilin ulus yaşamındaki yeri

Dil, bireyler arasında ortak duygular, kanılar ve idealler oluşturarak ulusal birliği kurar. Bundan dolayı onun, bir toplumu millet yapan öğeler arasında çok önemli bir yeri vardır. Millet dediğimiz toplulukta sosyal bütünleşme , o toplumu oluşturan bireyler arasındaki ortak kabullerden doğan ortak özellikler ile sağlanır. Onların yaşayış biçimleri, hayat ve olaylar karşısındaki tutm ve davranışları toplum ortak özelliklerindendir. Bunlar tarih boyunca sürmüştür. Böylece, ailedeki soya dayanan akrabalık bağının yerini, millet varlığında, yaşayış düzeyindeki ortak tutm ve davranışlardan kaynaklanan “bir sosyal akrabalık” bağı almıştır. Bu bağ ve aynı toplumdan olma duygusu fertleri birbirine perçinleyen ortak bir toplum bilinci oluşturmuştur. Böylece, millet, aralarında hiçbir yakınlık bulunmayan gelişi güzel fertlerin meydana getirdiği bir topluluk olmaktan çıkarak birbirine sosyal akrabalık bağları ile bağlanmış ve toplum bilinci ile kenetlenmiş kişilerin oluşturduğu sağlıklı ve sistemli bir organizasyona dönüşmüştür. Bu organizasyonda dil, başlıca bir çok kültür değerlerinin yaratıcısı durumundadır. Edebiyat doğrudan doğruya dile dayanır. Her ulus duyarlılığını kendi diline dayanan edebiyat ürünleriyle ortaya koyar. Bir ulusun duyup düşünüşü, olaylara bakışı, dünya görüşünü yansıtan atasözleri, dilde varlık kazanır.
Öte yandan dil, kültürün ana taşıyıcısıdır. Ortak kültür değerlerini kuşaktan kuşağa aktararak geçmişle şimdi arasında bir bağlantı kurar. Bu da bireylerde tarih bilinci yaratarak olanların geleceğe güvenle yürümelerini sağlar.
Doğduğumuz yarin ses özelliği, dilimiz gibi zihnimize, gönlümüzede işler. Çağlar boyu türlü ezgilere iplik iplik dokunan ulsal benliği dil saklayıp korur. Dil birliğini yitiren uluslar, çözülüp dağılırlar.

 Dil Kültür ilişkisi

     Türçedeki batı kaynaklı kültür sözcüğü, genel dilde “Bilgi” anlamına gelir ve “belli bir konuda kazanılmış düzenli ve geniş bilgi” yi anlatır. Aynı sçzcüğün biyoloji / tıp terimi olarak anlamı “ canlı maddelerin, yapay ortamda üretilip üretilip çoğaltılması” dır. Bir toplum bilim terimi olarak kültür, daha özel bir anlama gelir ve bir toplumu “millet” yapan değerlerin tümünü anlatır. Dil, duygu ve düşünceyi insandan insana aktaran bir vasıta olduğu için, insan topluluklarını bir yığın ve olmaktan kurtararak, aralarında “dugu ve düşünce birliği” olan topluluk, yani millet haline gelir. Bu tanımıyla kültür, toplum bireyleri arasında duyuş düşünüş, davranış birliği kuran tüm değerleri içine alır. Halkın ortaklaşa yarattığı türlü değerler, gelenek ve görenekler, sanat varlıkları burada yer alır. Bir toplumun ahlak anlayışı, dünya görüşü, inançlarıda kültürün öğelerindendir. Bugün bilim ile edebiyat ve sanat da kültürün içinde değerlendirilmektedir.
Ziya Gökalp, dili kültürün temel unsuru sayar. Dil, duygu ve düşüncenin kalıbıdır ve bunlar dil kalıbına dökülür. Böylelikle nesilden nesile aktarılır. Dil, kültürün temeli, olduğuna göre bir milletin dil ile ifade ettiği sözlü, yazılı her şey kültür kavramına girer. Sabahtan akşama kadar her yerde kullanılan dil, farkında olmadan dil tarlasının ekilip biçilmesini sağlar. Dilin duydu ve düşünce ile dolmasının sebebi günlük hayatla çok yakın olmasıdır.
Her millet dilini ve kültürünü yüzyıllar boyunca yoğurur. Bu sırada, akan bir nehir gibi içinden geçtiği her topraktan bazı unsurları alır. Her gelişmiş milletin konuşma ve yazı dili, karşılaştığı medeniyetlerden alınma sözcük ve deyimlerle doludur. Bu bakımdan her milletin dili, o milletin çağlar boyunca yaşadığı tarihi adeta özetler. Kendi milletinin nerelerden geldiğini, neler kuduğunu, neler düşündüğünü bilen yeni nesiller bugünkü ve yarını daha iyi anlayıcaklardır. Mili benlik duygusunun yaşaması için, yetişen her nesilin kültür yolu ile milli tarihi içinden geçmesi gereklidir. Aksi takdirde milli benlik duygusu kaybolur.
Sözlü-yazılı kültür değerlerini tümü dile aktarılır. Başka bir deyişle kimi kültür değerlerinin yaratıcısı olan dil, bütün kültür değerlerinin taşıyıcısı durumundadır. Milletin iç varlığıyla yoğrulan kültür değerleri, dille yaşatıp kuşaktan kuşağa aktarılır. Bu yüzden, dil birliğinin korunması önemlidir.çünkü dilin bozulması, kültüründe bozulup yozlaşmasına yol açabilir.

 “Dil sosyal bir kurumdur” sözünün açıklanması

    Dilin oluşup elişmesi toplumun varlığıyla sıkı sıkıya bağlıdır. Bireylerin konuştukları dilin ana sözcüklerin üzerinde anlaşmış olmaları bunu apaçık gösterir. Sözcükle, karşıladığı varlık arasındaki çağrısım ilkesine bir gizli anlaşma, Türkçe, ağaç, toprak, at, çiçek, bilgi gibi sözcüklerle kolay örneklenebilir. Türkçe bilen her kes, bu sözcüklerle karşıladıkları varlıklar arasında kolayca bağlantı kurabilirler. Canlı ve cansız nesneleri adlandırma, kelime dizilerini anlamlı birer söz haline getirme konusunda başvuran yollar ortaktır. (Geçmiş zaman için –mış kullanılır.)
Varlıkların adlandırılmasının dilden dili değişmesi de dilin sosyal bir kurum oluşunun göstergesidir. Örneğin; Türkçe, varlıkların / kavramların adlandırılmasında somutlama yoluna gider. Bu bitki adları ile renk sıfatlarında açık seçik görülür.; keçiboynuzu, camgöbeği, devetüyü, vişneçürüğü…
Toplumdaki değişimlerin dile, dildeki gelişmelerin topluma yansımasıda dilin kanıtıdır. Örneğin; Türler islamuygarlığı çevresine girdikten sonra toplum yapısında görülen değişmlerin en çok yansıdığı kurumlardan biri dil olmuştur. Özellikle yazı dili, bu yeni uygarlık çevresinde büyük ölçüde Arapça ve Farsçanı etkisine girmiştir. Daha sonra Türk toplumu, uygarlıkla yolunu Batıya çevirmiştir. Bu kez de Türk dili batı dillerinden etkilenmeye başlamıştır.
Türkçe özellikle Cumhuriyet döneminde yeni sözcükler üretme bakımından oldukça zengin bir çağa girmiştir. Nitekim yeni Tükçede mekteb’in yerini okul, kıraat’ın yerini okuma muharrir’in yerini yazar, nizamı-name yerine tüzük almıştır.
Bu durum dilin toplumla birlikte değişip canlı bir varlık olduğunun apaçık göstergesidir.  
Dil, halkla kurulan bir kurumdur. Onun temelini halkın yüzyıllar boyunca ortaklaşa yarattığı söz değeleri olmuştur. Ancak dili, daha çok yazarlar, ozanlar, bilginler işleyip geliştirir. İngilizce Shakespeare’siz Almanca Goethe’siz, Farsça Firdev’siz, Türkçe Yunus Emresiz, Yahya Kemal’siz Dağlarca’sız düşünülebilirmi? Elbette düşünülmez; çünkü dil anlam inceliklerini, yeni anlatım yollarını, deyiş güzelliğini böyle ustaların elinde kazanır. Söz varlığı genellikle bu yolla zenginleşir.
Yalnız dilin; bilinçle, sağduyuyla işlenmesi gerekir. Bu ise dilin iyi tanınması, onun ana niteliklerinin, temel kurallarının, gelişme yönünde doğru görülmesi gerekir. Bu bakımdan dilin bilimsel yöntemlerle incelenmesi gerekir. Ancak böylece, yetişecek gençlere sağlam bir ana dili eğitimi verilebilir.

 “Dil bir işaretler sistemidir” sözünün açılanması

      Dil canlılar arasındaki iletişim arasında en yetkinidir. Bunun nedeni insanın, öteki canlılardan farklı konuşma yeteneğine sahip olmasıdır.
İnsan, gırtlağından çıkardığı sesleri, ses yolundaki organlarıyla, temelde bir tat alma olan dilini ve dudaklarını kullanarak sözcük denen anlamlı ses birliklerine dönüştürebilmektedir. Bu ses birliklerinin belli bir düzenle, belli kurallara bağlı kılınarak kullanılışı ise dili oluşturmaktadır. Onun için dilbilimciler, insanın kullandığı dili bir işaretler sistemi olarak nitelemektedirler. Dil adeta gizli bir anlaşmalar sistemidir. Canlı ve cancız varlıklar, duyguları, haraketleri karşılayan sözcükler, fikirleri anlatmak için yapılan sözcük sırası üzerinde bir topluluğun, bir milletin bütün bireyleri gizli anlaşmalar yapnış durumundadırlar. Bu sebeple bir toplumun bütünü, bir varlığı hep aynı sözcük ile karşılar. Örneğin; bütün Türkler taşa taş, suya su, ışığı ışık, demek için sözleşmiş gibidirler. Bu anlaşmayı toplu ayrı bir biçimde yapmış , böylece farklı diller ortaya çıkmıştır.

Türk dilinin dünya dilleri arasındaki yeri ve tarihsel gelişimi

     Türkçe, Ural-Altay dil gurubundan Altay kolunda yer alır. Adını Ural ve Altay dağlarından alarak iki ana kol oluşturan bu guruptaki diller, köken akrabalığına dayanan bir aile oluşturmazlar. Ural-Altay dilleri arasındaki benzerlik yanlızca yapı benzerliğinden ibarettir. Bu benzerlikler, her iki kolunda eklemeli birer dil olması, birer ünlü uyumu sistemine sahip olmaları, ses bilgisi, sözcük türetme yolları     
Cümle yapıları bakımından yakınlıklar taşımaları ve sözcük eşlikleri gibi noktalarda toplanabilir.
Ural-Altay dilleri Ural ve altay olmak üzere iki kol halinde gelişmiştir.

URAL DİLLERİ                                                               ALTAY DİLLERİ
IA- Fin                                    II – Samoyed                               1) Japonca
a) Lapça                                                                                            2) Korece
b) Batı Fince yada Baltık Fincesi                                            3) Mançu – Tanguzca
c) Dogu Fincesi yada Ural Fincesi                                         4) Moğolca
IB – Ugor                                                                                         5) Türkçe
a) Macarca
a) Ob Ugorcası

Türklerin kendi adları ile tarih sahnesine çıkışları M.S. 6. yüzyıl ortasına rastlar. 6. yüzyıla ait Çin kaynakları Türklerin eski hunların başlıca boylarından biri olduğunu ve bu dönümde Juan-Juan’ lara yani Avarlara bağımlı olarak Altay dağlarının güney yamaçlarında yaşadıklarını yazar.

Türçe başlangıç dönemi hakkında elimizde açık ve kesin bir bilgi yoktur. Okunabilen ve elimize geçen eserlerden kalıntılarıda M.S. 8. yüzyıdan öncesine ulaşmaktadır. Sadece Çin kaynaklarına dayanarak bazı Türkçe sözcüklere ulaşabiliyoruz. “Tu-Kiie” ve “Uygur” lardan bize kalan eser örnekleri, Türkçenin daha o yüzyıllarda gelişmiş bir edebi dil halini aldığı göstermektedir. “Huvey-Hu”, “Kırgız”, “Uygur”, “Tu-Kiie” hatta “Batı Tu-Kiie”, “Doğu Tu-Kiie” Türkçeleri arasında bazı farklılıklar olduğunu söylerler. Türkler arasında “Tu-Kiie” lerden daha önce genel bir edebiyat dili ve onunla yazılmış bir yazılı edebiyat olmaması, dilin değişik lehçe ve şivelere ayrılmasına neden olmuştur. Aslen Türk olmayan , örneğin “Soğdlular” gibi İran kökenli bir takım kitlelerin Türkler arasına karışması ve Türkleşmesi, sonra değişik Topluluklarla asırlarca süren ilişkiler de Türkçenin gelişmesinde etken olmuştur.

admin tarafından yazılmıştır \\ etiketler: ,


Yorum Yaz