<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Ders Yerimiz... &#187; Sosyoloji Dersi</title>
	<atom:link href="http://www.dersyerimiz.com/index.php/category/sosyoloji/feed" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.dersyerimiz.com</link>
	<description></description>
	<lastBuildDate>Thu, 25 Nov 2010 19:48:29 +0000</lastBuildDate>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=3.1.3</generator>
		<item>
		<title>Televizyonda Şiddet</title>
		<link>http://www.dersyerimiz.com/index.php/televizyonda-siddet.html</link>
		<comments>http://www.dersyerimiz.com/index.php/televizyonda-siddet.html#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 09 Mar 2009 13:41:50 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Sosyoloji Dersi]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.dersyerimiz.com/?p=1036</guid>
		<description><![CDATA[TELEVİZYONDA ŞİDDET     Kitle iletişimi alanındaki toplumsal araştırmalarda üzerinde ısrarla durulan ve belki de en az açıklığın sağlandığı konu değişik araçların etkileridir. Birçok ülkede kitle iletişim araçları izlenirken sarfedilen zaman ve bu araçların üretim ve dağıtımı için ayrılan kaynakların miktarı düşünüldüğünde, böyle bir sorgulamanın nedeni yeterince anlaşılabilir. Bir yanıt oluşturmak için çok şey yazılmış ve [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong>TELEVİZYONDA ŞİDDET</strong></p>
<p>    Kitle iletişimi alanındaki toplumsal araştırmalarda üzerinde ısrarla durulan ve belki de en az açıklığın sağlandığı konu değişik araçların etkileridir. Birçok ülkede kitle iletişim araçları izlenirken sarfedilen zaman ve bu araçların üretim ve dağıtımı için ayrılan kaynakların miktarı düşünüldüğünde, böyle bir sorgulamanın nedeni yeterince anlaşılabilir. Bir yanıt oluşturmak için çok şey yazılmış ve epeyce araştırma yapılmışsa da konunun hem kitle iletişim araçlarının genel önemi, hem de özelde kitle iletişiminin belirli düzeylerinin olası etlileri açısından yine de tartışmalı olduğu kabul edilmelidir. Bu konuda bitmeyen zorluklardan birisi araçların etkilerini araştıranlarla kitle, kitle iletişim araçları üreticileri ve alanda kamu politikalarını oluşturanlar arasındaki iletişim eksikliğinden kaynaklandığından tartışma kaçınılmaz olarak kullanılan terimlere bazı açıklıklar getirilmesiyle başlamalıdır.<span id="more-1036"></span></p>
<p>    Belki de her şeyden önce belirtilmesi gereken, din, hukuk, eğitim gibi kitle ile ya da belirli kitlelerle iletişimde bulunan ve amaçları kadar etkileri açısından da sorgulanabilecek benzeri kitleler için böyle bir soru çok nadiren yöneltilmiş olduğundan kitle iletişim araçları konusunda da etkilerin sorgulanmasının haksızlık olacağıdır. Kitle iletişim araçları içerikleri ve örgütleniş biçimleriyle çok çeşitlilikler gösterir ve toplum üzerinde etkili  olabilecek geniş bir alandaki faaliyetleri kapsarlar. Sorunun sadece daha haklı kılınması için değil, anlamlı hale getirilmesi için de belirli nitelik ve özelliklerden söz etmemiz gerekiyor .</p>
<p>    İngiltere’de Halloran, Televizyon araştırma Komitesinin ilk raporunda, Klapper gibi, “etki” araştırmalarının genel bir değerlendirmesini yapmıştır. Klapper’in bulgularını kanıtlayan Halloran “sosyolojik” yaklaşımın yeni yönelim olduğunu ve olması gerektiğini ortaya atmıştır. McQuail bu yeni dönemi etki sorusunun tekrar açılması olarak belirler. Halloran ve McQuail aynı çevrenin aydınlarıdır ve görüşleri birbirinin tamamlayıcısıdır. “Yeni Dönemi” McQuail, etki sorusunun yeniden açılması olarak alır. Bu yeniden açılma görüşü, Klapper’in ulaştığı az etki sonucuna bir tepkidir. Bu yeni dönemde, McQuail gibiler kitle iletişim araçlarının etkisi soruşturmasını sürdürürken, Halloran gibiler dikkatlerini kitle iletişim araçlarının toplumsal kurum ve kitle iletişiminin toplumsal süreç olarak incelendiği bir sosyolojik yaklaşımın gelişmesine ve geliştirilmesine çevirirler.</p>
<p>    McQuail’e göre, kitle iletişim araştırmaları, 1960’larda iletilerin kişilerde doğrudan etkisiyle ilgili eski modellerden, toplumsal sisteme ve uzun dönemdeki sosyokültürel kurumlara ve davranışlara etkisini incelemeye yöneldi. Çalkantılı 60’larda, Amerikalı ve Avrupalı araştırmacılar güçlü kitle iletişim araçlarının sözde tehlikeli olmayan etkilerini daha derinden soruşturmaya ve iletileri yönetici sınıfların sömürücü ideolojileri olarak yorumlamaya başladılar. Bu araştırmacılara göre, iletişim ve kitle iletişim araçları örgütlenme kalıpları herhangi bir toplumsal yapının doğasında bulunur ve değişim basitçe iletiyi değiştirmekle değil, toplumsal gücün daha eşitçi dağılımı ile gerçekleştirilebilir.</p>
<p>    McQuail’e göre, iletişim araçları içerik ve örgütlenme bakımından çok çeşitlidir ve topluma etkide bulunabilecek çeşitli etkinlikleri içerir. McQuail ilk olarak etki ile etkililik ayrımı yapar: Etki, kitle iletişim araçlarının işleyişlerinin doğuracağı sonuçları, etkililik ise, belli amaçları elde etme kapasitesini gösterir. McQuail’in üzerinde durduğu ikinci nokta, zamanla ilgilidir. Geçmişle mi, yoksa geleceğe yönelik kestirimlerle mi ilgileniyoruz? Geçmişle ilgileniyorsak kesin olmamız gerekir. Gelecekle ilgili isek, bu çoğu kez şu anda ne olduğunu ve sonuçlarının neler olabileceğinin kestirilmesini gerektirdiğinden kaçınılmaz olarak bazı belirsizlikler olacaktır. Üçüncü olarak, ister birey, grup, kurum ister bütün toplum ya da kültür düzeyinde olsun, etkilerin hangi düzeyde oluştuğu konusunda açıklığa sahip olmamız gerekir. Bunların her biri veya hepsi herhangi bir yolla kitle iletişiminden etkilenebilir. Düzeyi anlamlı bir biçimde gösterebilmek için üzerinde etkide bulunabilecek olguları belirlememiz gerekir. </p>
<p>Bazı olguları özellikle bireysel olabildikleri gibi, kurumların ve toplumların ortak ifadesi olabilecek görüş ve inançları çeşitli düzeylerde inceleyebiliriz. Diğer yandan kurumların işleyişleri çerçevesinde kitle iletişim araçlarının etkilerini incelemek için farklı rol sahibi kişiler arasındaki ilişkileri ve bu rollerin yapı ve içeriklerini de gözönüne almak gerekir. Kitle iletişim araçlarının sadece bireysel siyasi görüşleri değil, yürütülüş ve başlıca etkinliklerinin düzenleme biçimlerini de etkilemesinin olası olduğu siyaset alanı iyi bir örnek oluşturmaktadır. Etki düzeyinin farklı oluşuyla zaman aralıklarının değişik olması arasında bağlantı olduğu da açıktır. Kültür ve toplumda değişmeler ortaya çıkışları yavaş, kesin bilinmeleri ve kökenlerinin ortaya çıkarılması öyle kolay olmayan, büyük olasılıkla devam edecek değişmelerdir. Bireyleri etkileyen değişikliklerin ortaya  çıkışları çabuk,   gösterilmeleri ve bir kaynakla ilişkilendirilmeleri göreli olarak kolay, önem ve başarılarının değerlendirilmeleri ise daha az kolaydır. bütün bu nedenlerle kitle iletişim araçlarının etkilerine ilişkin daha geniş ve anlamlı soruların çatışan yorumlara en fazla konu olduğu ve elimizdeki en kesin bilgilerin önemsiz görülüp genelleme için bir temel oluşturmadığı suçlamasına açık bir görüntüyle karşılaşmaktayız. Çözümleme düzeyi ne olursa olsun, bir dizi başka belirlemenin önceden bunlara eklenmesi yararlı olabilecektir. Kitle iletişim araçları bir şeyi değiştiriyor, bir şeyleri önlüyor, bir şeyleri kolaylaştırıyor, güçlendiriyor ya da doğruluyor mu? Sorulacak böyle bir sorunun önemi açıktır. Ancak tartışmanın başında bir noktanın vurgulanmasında da yarar vardır: “Hiç değişiklik getirmeyen” etki durumu da tam tersi bir durum kadar anlamlı olabilir ve bazı konularda kitle iletişim araçlarının değişiklik oluşturma, geliştirme yerine onu engellediğine ilişkin fazla kuşku yoktur.<br />
    Kitle iletişimi araştırmalarının doğal bir tarihi vardır. Araçların etkilerinin incelenmesi kamuyu çok yakından ilgilendirmektedir. Bilimsel ölçütlere göre pek ilişkisi olmayan bir çok akımdan da güçlü bir biçimde de etkilenmiştir. Bir yanda suç, şiddet, kültürel ve ahlaki durum, iletişim araçlarının eğitici ya da beyin yıkayıcı gücü gibi kaygı kaynağı başlıca noktalar vardır. Bunların her biri, zaman içinde artan ya da azalan önemlerde etkilere uğramışlardır. Diğer yanda da kullanılan iletişim aracının ya da onun kullanım biçiminin değişmesine neden olan teknoloji ve sosyal davranıştaki değişme olguları bulunmaktadır.<br />
    McQuail’e göre, yeni dönemde kitle iletişiminin etkisi hakkında, özellikle televizyon ve basında, yeni düşünceler ve teni veriler toplanmaktadır. İletişim araçlarının etkisi sorusunun yeniden açılması birkaç temele dayanır: İlk olarak, “etkili olmama” dersi öğrenilmiş, kabul edilmiş ve eski inançların (güçlü etki veya etkisizlik) yerini daha alçakgönüllü  beklentiler almıştır. Az etki umulduğunda yöntemler daha kesin olmak zorundadır. Buna ek olarak toplumsal konum ve izleyicinin önceki tutumlarıyla ilgili değişkenler yeterince ölçülebilir.<br />
    Eskiyi gözden geçirmenin ikinci dayanağı kullanılmış olan  yöntemler ve araştırma modellerinin eleştirisidir. Bu yöntemler ve modeller kişilerde olan kısa dönemli değişmeleri ölçmek ve açıklamak için hazırlanmış, özellikle tutum kavramı üzerinde durulmuştu. Seçenek araştırma yaklaşımları daha uzun zaman dilimini dikkate alabilir, tutumlar ve düşünceler yerine halkın ne bildiğine bakabilir, izleyicilerin kullanış ve güdüleri etki aracı olarak alınabilir, bireysel sorunlar yerine inanç, düşünce ve toplumsal davranış yapılarına bakabilir, etkisi incelenen içeriğe daha çok dikkat edilebilir (McQuail, 1977,  s.73-74).<br />
    Toplumsal gerçekliğin tanımı ve normların oluşumu konusunda süreçler çeşitlidir. Burada esas olarak çok kez rastlantısal, planlanmamış ve alıcı için bilinçsiz, gönderici bakımından ise neredeyse her zaman belirli bir amaca dayanmayan, iletişim araçları yoluyla öğrenme sürecini ele almaktayız. Bu nedenle etkililik kavramının kullanımı, toplumsal gelişmede iletişim araçlarının planlanmış ve bilerek bir rol üstlendiği toplumlar dışında genellikle yerinde olmayacaktır. Olup bitenin başlıca iki yönü vardır. Bir yön iletişim araçlarıyla sunulan toplumsal dünyanın tutarlı bir görüntüsü ve izleyici topluluklarının gerçekliğin sunulan bu biçimini olguların, normların, değerlerin, beklentilerin gerçekliği olarak benimsemesi, bir diğer yönde bireyin davranışlarının ve ben kavramının biçimlenmesinde yeri olan iletişim araçları ile kişinin kendisi arasında sürekli ve selektif bir etkileşim olmasıdır. Toplumsal çevremizi öğrenir ve edindiğimiz bu bilgilere göre davranırız. Daha ayrıntıya girersek, kitle iletişim araçlarının çalışma hayatı, aile yaşamı, siyasal davranış vb. alanlarda bunlara bağlı beklentiler üzerine bir şeyler anlatmasını umduğumuzu söyleyebiliriz. Bunlar ve toplumsal yaşamın başka alanlarda belirli değerlerin seçici olarak güçlendirilmesini bekleriz. Kişilerle, iletişim araçlarının gerçek ya da yapıntılı kişileri arasında bir tür diyalog ve bazı durumlarda bu önemli başkalarının değer ve bakış açılarıyla bir özdeşleşme bekleyebiliriz.<br />
    Bir çok durumda alternatif bilgilere sahip olunabilmesine veya izleyici topluluğu tarafından bir gerçek payı bırakılması nedeniyle iletişim araçlarının betimlediklerinin olduğu gibi benimsenme olasılığı ya yoktur ya da çok olağan dışıdır. İçerikte yer alan bilgiyi etkinin kanıtı olarak görmemeliyiz. İkisi arasında yakın bir bağıntı yoktur ve bu bazı çalışmalarda gösterilmektedir. Bağlantıların yitirildiği bir toplumda kitle iletişim araçları toplumsal anlaşmanın gerçekte ne olduğu ve sapmanın niteliği konularında bilginin asıl kaynağıdır. İletişim araçları moral panikleri kolaylaştırmakta, günah keçilerini belirlemekte ve böylece toplumsal denetimin sağlanmasında yol gösterici olmaktadırlar.<br />
    İletişim araçlarının gerçeğin izlenimlerini oluşturma ve toplumsal normları tanımlamada etkili oldukları ya da etkisiz kaldıkları koşulları tam belirleyemememiz, eldeki kanıtlar yetersiz olduğundan şaşırtıcı değildir.<br />
    Suç ve şiddet sorunuyla, iletişim araçlarından bireysel olarak edinilen bilgi ve haberlerden ortak tepkilerin oluştuğu panik durumuyla ilgili etkiler esas olarak elektronik araçlarla enformasyonun çok hızlı (bazen neredeyse olayla aynı anda) iletilebilmesi ve bunların bireylere aniden ulaşması sonucunda ortaya çıkmaktadır. Kaynak ile aracı arasında aracısız bağlantı kurulabilmesi olasılığı ve ortaya çıkan tepkinin göreli olarak kurumsal bir denetim altında olmayışı bu konuda önemli bir etkendir. Bu, yığın toplumu kuramcıları ve ortak davranışı inceleyen ideal kitle iletişimi tipi olarak önerdikleri olasılıktır. Sosyologların genellikle toplum ve grupça uygulanan kontrolün egemen olduğunu vurgulamalarına karşın, doğrudan denetlenmemiş tepkilerin olması da elbette mümkündür. İntihar ve suç olaylarının taklit edildiğini gösteren çok sayıda örnek olay vardır. Bu ayrıca iletişim araçlarının yasa tanımayış ve karışıklıklarda mutlaka bir katkısının bulunduğu yolundaki görüşleri de beslemektedir. Genellikle deney yöntemi kullanan klinik psikologlarının ve sosyal psikologların çalışmalarında iletişim araçlarına doğrudan tepki gösterilmesi konusu çok sayıda araştırmada ele alınmıştır. Sonuçlar şaşırtıcı ve çelişkilidir (Alemdar- Kaya, 1983, s.69).<br />
    Yapılan bir çalışmada, Kanada’da filmlerin kadınlara karşı şiddet kullanma eğilimini nasıl etkilediği araştırıldı. Denek olarak kolej öğrencileri kullanıldı. Öğrenciler, sanki bir sinema okulunda ders yapacaklarmışcasına şiddet öğeleriyle ve ırza geçme sahneleriyle dolu filmlere yollandılar. Sonra aynı kolejin psikoloji sınıfında çocuklara bir test yapıldı. Teste sokulan öğrencilerin büyük bir çoğunluğu filmleri izlemiş olanlardı. Kendilerine kadınlara karşı şiddet kullanmak, kadınların ırzına geçmek ya da bir kadının ırzına geçilmesinden ne kadar zevk duyacağını düşündükleri soruldu. Söz konusu filmleri ve gösterileri izleyen öğrencilerin çoğunda, bir kadının ırzına geçmek istek ve düşüncesinin arttığı, buna karşılık bunları izlememiş olanların durumunda bir değişiklik olmadığı belirlendi (Kitle İletişim Araçları ve Şiddet, 1986,  s.18-19).<br />
    Geçen yüzyılda gelişen, yüzyılımızda patlayan ki olgusu önceleri bu araçların üstün güç ve etkilere sahip olduklarının düşünülmesine yol açmıştır; hatta Balle’ın deyişiyle, bunların “mutlak güce” sahip oldukları düşünülmüştür (Alemdar-Kaya, 1983, s.6). Kısaca kitle iletişim araçları bireylere istenileni kabul ettirip yaptıran, toplumsal yaşamı belirleyen, yönlendiren etkiye sahip araçlar olarak görülmekteydi. Bu görüşler bilimsel araştırmalardan değil, kitle iletişim olgusunun çok hızlı geliştiğinin görülmesinden ve bunun yarattığı heyecandan kaynaklanmaktaydı. Bireysel tutum ve davranışları temel alan “etkililik” araştırmalarının neden olduğu bu sorunun, kitle iletişim araçlarının yol açtıkları toplumsal sonuçlar anlamında “etki” araştırmalarıyla aşılacağını düşünenler toplumbilimsel yönelimi benimsediler (Zıllıoğlu, 1991, s.35-57). Daha sonraki yıllarda kitle iletişim araçlarının etkilerinin, daha temel başka öğelere bağlı oldukları ileri sürülmüştür. Bu araçların tutumları, davranışları değiştirmede doğrudan katkısı olmadığı gibi, saldırganlığın ve beğenilmeyen diğer sosyal olguların doğrudan nedeni olmadığı gözlemlenmiştir. Bu nedenle de, kitle iletişim araçlarının etkilerinin görece azımsandığı bir dönemdedir (McQuail, 1983, s.49).<br />
    Son yirmi yıldır ise, kitle iletişiminin, özellikle televizyonun etkileri üzerinde yeni düşünceler ve yaklaşımlar geliştirilmektedir. Bu dönemde kitle iletişim araçlarının etkileri araştırılırken, bunların kullanımındaki amaçlar, bireysel özellikler gibi diğer faktörler de gözönünde bulundurulmaktadır (McQuail, 1983, s.50).<br />
    Bir başka ekol ise hayali kanıtların etkisinin daha çok gerilimleri boşaltıcı işlev gördüğü görüşündedir (Feshbach,1971). Pek çok araştırmada bir sonuca varılamamıştır. Onanmayan davranışlara yol açan doğrudan etkilerin çok seyrek olduğu ya da esasen dengesi yerinde olmayan ve bu yönde eğilimi olan küçük bir azınlıkta görüldüğü yolunda ihtiyatlı bir yaklaşım genel kanı olarak benimsenmiştir. Hem uyarı hem de tepkiyi taklitten öte pek gidemeyen ve bulguları gerçek yaşama kolaylıkla uyarlanamayan deneylerin bilinen bu kusurları yorum yapma  ve  kestirmede  bulunma  sorununu  derinleştirmektedir.  Bu  konularda  kanıtlar    çok </p>
<p>yetersiz olduğundan suçlu ya da saldırgan birisinin davranışlarda doğrudan tepkileri kolaylaştıran koşullar belirtilemez. En çok iletişim araçlarının kişiler yalnız başlarına iken kullanılmasının çatışma ve uyumsuzluğun diğer koşulları ile birleşerek korku ve endişe yaratabildikleri ya da bunda uyarıcı olduklarını söyleyebiliriz (Alemdar-Kaya, 1983, s.70).<br />
    Her şeyden önce belirli yayın türlerinin diğerlerinden ayrılması son derece zordur, çünkü insanlar çok fazla televizyon seyretmektedirler. Örneğin insanları “Küçük yaşlardan beri çok fazla şiddet içeren yayın seyredenler” ve “böyle yayınları seyretmeyenler” şeklinde gruplara ayırmak kolay değildir. İzleyiciler arasında seyrettikleri program farklılıklarına dayanan ayırımlar yapmak mümkün olsa bile yine de her şey halledilmiş olmayacaktır. Şiddet içeren yayınları seyredenler bunu çok özel sebeplerden dolayı yapıyor olabilirler ve bu özel sebepler onlar için seyrettikleri programlardan çok daha önemli olabilir.<br />
    Örneğin şiddet kullanmaya yatkın bir insan, bunu çocukluğunda yaşadığı bazı olaylardan dolayı yapıyor olabilir, fakat aynı zamanda televizyonda şiddet içeren yayınları da büyük bir zevkle izliyordur. Bu durumda bu kişinin geçmişini iyice araştırmadan televizyon yayınları sayesinde şiddete yöneldiğini öne sürmek, kolayca düşülebilecek bir hata olacaktır. Ayrıca, zaten şiddetten hoşlananların seyretmek için şiddet içeren programlar seçecekleri de açıktır. Eğer yaşamları boyunca televizyonda çok fazla şiddet içeren program seyretmiş kişileri sağlıklı olarak bir gruba ayırmak ve bunların diğer insanlara nazaran şiddete daha yatkın olduklarını ispatlamak mümkün olsaydı bile, bunların birine diğerinin sebep olduğunu iddia etmek mümkün olmayacaktır (Turam, 1994, s.80).<br />
    Bunun bir örneği ABD’de yaşandı: Televizyonda gösterilen bir insanı yakma sahnesi küçük büyük tüm izleyicileri dehşete düşürmüştü. Bu filmin gösterilişinden kısa bir süre sonra , gazeteler, birkaç gencin yolda soydukları bir kadını yakmaya kalkıştıklarını yazdı. Bunun üzerine televizyonun yoldan çıkarıcı etkisi üzerine çok konuşuldu. Televizyondan etkilendiklerini söyleyen bu gençlerin düzensiz ve dağılmış ailelerden gelen başı boş gençler olduğu öğrenilince iş değişti. Televizyonda görülen çalma ve öldürme yöntemlerini denemek herkesin yapabileceği bir iş değildir. Bunu ancak sürekli dövülmüş, itilmiş, evden kaçmış gençler yapabilir. Öfkelerini boşaltmaya ne yoldan olursa olsun fırsat kollayan bu tür gençlerin etkilenmesi hiç kuşkusuz daha kolaydır. Bu nedenle tüm sorumluluğu televizyona yöneltmek yanıltıcıdır. Aile içindeki dengesizliklerden kaynaklanan düşmanca duyguların ve saldırganlığın nedenini televizyonda aramak, gerçeklere göz yummak olur. Örneğin, evde babasının annesini dövdüğüne tanık olan bir çocukta, bu sahnenin yaratacağı korku ve tedirginliği televizyonda izlenen yüzlerce öldürme sahnesi yaratamaz (Kitle İletişim Araçları ve Şiddet,  1986,  s.68).<br />
    Yapılan araştırmalar da göstermiştir ki, çoğu kişinin yaşamlarında gerçek şiddet olaylarına pek tanık olmadıkları anlaşılmaktadır.<br />
    ABD’deki ana televizyon programlarına baktığımızda öç ve nefretin çok sık işlendiğini görürüz. Eline silahı alıp, adaletin olmadığı yerlerde, kötü adamın peşine düşüp, onu öldürmek son derece sık işlenen bir konudur. Genellikle geceleri yayınlanan programlarda polis ya da özel dedektiflerin işkence yapması, Amerikan televizyonları için sıradan bir konudur. Amerikan televizyonunda olduğu gibi Türk televizyonunda gösterilen şiddet sahneleri son derece çarpıtılmış ve adileştirilmiştir. Gerçek yaşamdaki şiddeti yansıtmak açısından son derece gerçek dışıdırlar. İyi insanlar tarafından yapıldığında, şiddetin olumlu ve iyi bir şey olduğunu işlemektedirler. Yanlışları, düzeltici olanaklardan yoksun olunduğu ya da bunların hiç denenmediği ortamlar göz önüne alınmaktadır. Gerçek hayatta, Chicago’daki bir polis görevlisi yirmi yedi yıl boyunca silahını bir kez bile kullanmaz. Oysa, Amerikan televizyonunda, bir polis memuru gerçektekinden 800 kat daha serttir. Her hafta, kötüleri vurmak, tehlikeli durumları çözümlemek için  tabancasını kullandığını görürüz. Televizyonda iyi insanlar hemen hemen asla incinmezler, asla vurulmazlar. Kurşunu yiyenler hep kötülerdir (Kitle İletişim Araçları ve Şiddet,  1986 ,  s.17).<br />
    Görüldüğü gibi sebeplerle sonuçları sağlıklı olarak ayırabilme problemi, çok daha büyük bir soru olan ideoloji sorusunu gündeme getirmektedir. Televizyon yayınları insanların çevrelerindeki dünya hakkındaki fikirlerini etkileyen bir anlamlar sistemidir. Bununla birlikte, hayatımızı etkileyen bir çok anlam sisteminden sadece bir tanesidir. Çocukluktan beri düşünce sistemimizin gelişmesini etkileyen aile, okul, arkadaş grupları, basın gibi daha bir çok anlam sistemi vardır ve bunların her biri çevreyi ve hayatı irdelememizde kendilerine düşen etkiyi yapmaktadırlar. Toplumsal hayatın gereği olan tüm bu anlam sistemlerinin birbirine bağımlı ve karmaşık etkileşimleri, bu ideolojik etkenlerden herhangi birilerinin etkilerinin incelenmesi durumunda diğerlerinin de dikkate alınmasını gerektirmektedir. Bunun yanında, televizyon yayınlarının uzun vadeli etkileri de çok defa göz ardı edilmektedir. Yayınların bazen çok ani kararlara yol açtığı görülebilmekle birlikte, esas ve kalıcı etkilerinin uzun vadede ortaya çıktığını öne sürmek daha doğru olacaktır (Turam, 1994, s.80).<br />
    İletişim araçlarının kimi etkileri üzerinde dururken, belki de “bulaşma” ya da etkinliklerin kendi kendine yayılmasının çeşitli biçimlerine, daha fazla önem verilmelidir. Kargaşa ve şiddet olaylarının yayılması kendilerinden en sık söz edilen durumlardır. Örneğin, Amerikan kentlerinde yaygın şiddet olaylarının ve ayaklanmalarının görüldüğü 1960’ların sonlarında bir olayın televizyonda yer almasının başka yerlerde de benzeri olaylara yol açabileceği ileri sürülmüştü. Bu olasılık üzerine yapılan araştırmalar, soruna bir açıklık getirmemiştir. Önkoşullar uygunsa, iletişim araçlarıyla olayların duyurulmasının toplumda  bazı karışıklıklara neden olabileceği, kimilerinin aklına yatmaktadır. Kargaşanın bu yolla aktarılmakta olduğu varsayımından hareket eden siyasal otoriteler, güçleri yetiyorsa, başkalarını da cesaretlendirebileceğini sandıkları haberleri gizlemeye ya da duyurulmasının ertelenmesine çalışırlar.<br />
     Belirtilenleri bir örnekle açıklamak gerekirse: 6 kasım 1983 gecesi Fransız Televizyonunun Antenne 2 kanalında “Dönüşü Olmayan” isimli ve Ermeni asıllı Serge Avedikian ve Jacques Kebadian isimli iki Fransız tarafından hazırlanmış bir film yayınlandı. İki bölümden oluşan bu filmde birkaç yaşlı Ermeni, 75 yıl önce yani 1915’te başlarına gelenleri anlatarak oldukça kuşku uyandıran ayrıntılara girdiler. O zaman beş yaşlarında oldukları anlaşılan bu iki Ermeni, Türk askerinin acımasız davranışlarına ilişkin anılarını naklettiler. Anıların oldukça çarpıtılmış olması kaygısı, filmin finali yanında bir hiç kaldı. Yaşlı bir Ermeni kadının Türk toplumuna karşı Fransız televizyonundan Türkçe olarak bağıra bağıra ölüm tehditleri yağdırması iyi niyet boyutlarını oldukça aşıyor.<br />
    Oysa televizyon, dikkatlice düzenlenmek koşuluyla şiddetin savunulmasına daha ince, ama dolaylı bir şekilde hizmet etmeye uygun bir yapıya sahiptir (Kitle İletişim Araçları ve Şiddet, 1986, s.37).<br />
    Kurumsallaştırılmış yasakların bulunmadığı alanlarda kitle iletişim araçları yoluyla geniş ölçüde kendiliğinden bir öykünme ve aktarma olgusunun gerçek olduğu konusunda çok az kuşku vardır. Müzik, giyim ve diğer zevklerle ilgili alanlarda bu olgu, her zaman görülmektedir. İletişim araçlarının tüketim isteğini uyardığı, kazanç artırma, satın almaya yönelttiği , insanların yaşam biçimlerini etkilediği, gelişmekte olan ülkelerde değişmenin sağlanmasında belli başlı güç olabileceği gibi bir beklenti de ortaya çıkmıştır. Araştırma bulgularıyla, geniş kapsamlı değerlendirmeler, öykünme ve yayılma sürecinde toplumsal yapı ve kurumlarla ilgili gerçeklerin, gerçeklerinin güçlü bir etken olarak yer aldıklarının anlaşılmasını da sağlamıştır.  Böyle olsa bile bu süreci, hemen yanlış bir kavram olarak kenara atmamalı ya da karşımıza çıktığında önemsiz saymaktan kaçınmalıyız. En azından, amaçları özgürlük olan kadın hareketlerinin, kitle iletişim araçlarında kendileriyle ilgili yayınlara çok şey borçlu olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır.<br />
      McQuail, başka toplumsal kurumlara yönelik sonuçlar konusunda, gelişen iletişim araçlarının iki şeyi tartışmasız başardıklarını belirtir. Başka etkinliklere ayrılan zamanı ve gösterilen ilgiyi kendilerinde toplamışlar ve “kitle iletişim araçları öncesi” koşullarda elde edilebilecek olandan fazla bilginin , çok sayıda kişiye ulaşmasında kanal olmuşlardır. Bu olgular, özellikle çok ve kapsamlı bilgi iletişimine zaman ayıran ve dikkate gereksinimi olan başka kurumlar açısından da birtakım sonuçlar doğurmuştur. İletişim araçları başka kurumlarla rekabet ederler. Varolan kurumsal amaçlara ulaşmanın yollarını gösterirler. Böylece öteki toplumsal kurumlar kitle iletişim araçlarına uyum sağlamak , tepkide bulunmak ya da onlardan yararlanmak konusunda baskı altında kalmışlardır. Bunu yaparken kendileri de değişmek durumundadırlar. Değişme, hem yavaş gerçekleşen bir süreç, hem de başka toplumsal değişmelerin etkileri de söz konusu olduğundan, kitle iletişim araçlarının özel katkısının ne olduğu açıkça belirlenememektedir.<br />
    Sonuç olarak diyebiliriz ki, televizyon yayınlarının etkilerini incelerken karşılaşılan en önemli zorluklardan biri, yayınların etkilerinin bir bütün olarak incelenememesidir, çünkü aynı program değişik insanlar üzerinde değişik etkiler göstermektedir. Televizyon programları kelime ve resimlerin karmaşık bir bileşimidir. İzleyicilerin bu kelime ve resimlerden çıkaracakları anlamlar, tamamıyla kendi kültür seviyelerine ve dünya görüşlerine bağlıdır, kişiden kişiye değişmektedir. Aynı yayını izleyen farklı dünya görüşlerine sahip izleyiciler,çok farklı anlamlar çıkarmaktadırlar.<br />
    Televizyon yayınlarının yaratacağı etkilerde izleyicilerin de önemli bir rolü olduğunun anlaşılması, araştırmaların izleyicilerin de olayın aktif bir parçası olarak seyrettiklerini kendilerine göre yorumladıklarını kabul etmelerine ve böylece yeni bir yaklaşımın ortaya çıkmasına yol açmıştır. Bu yeni yaklaşım “İşlevsel (Functional)” veya “Kullanım ve Yararlanma ( Uses and Gratifications Approach) yaklaşımı olarak adlandırılmaktadır. Bu yeni ekol “Televizyon insanlara ne yapmaktadır?” sorusundan ziyade “İnsanlar televizyon ile ne yapmaktadırlar?” sorusundan yola çıkmaktadır.<br />
    Böylece televizyonun etkilerinin araştırılmasında dikkatler ekran yerine gereksinimlerini karşılamak için televizyonu kullandığına karar verilen izleyiciye yöneltilmeye başlandı. McQuail, Blumer ve Brown’a göre bu model, “Açık bir sistemde sosyal tecrübelerin doğurduğu gereksinimlerinin bazılarının tatmin edilmesi için kitle iletişim araçlarına yönelinmesine  dayanmaktaydı. İşlevsel yaklaşım hem İngiltere’de hem de Amerika’da çok ilgi gördü. Herşeyden önce izleyiciyi “televizyonun ilettiği mesajların pasif alıcısı” konumundan kurtarmaktaydı ve böylece televizyon izleme olayının çok daha gelişmiş ve karmaşık yöntemlerle incelenebilmesine olanak vermekteydi. Televizyon seyretmek böylece karmaşık ideolojilerin bir kaynaşması haline gelmişti (Turam,  1994,  s.82).<br />
    Kullanımlar ve tatminler yaklaşımı bize çok önemli bir noktayı hatırlatır: insanlar medyayı bir çok farklı amaçlarla kullanırlar. Daha geniş bir kapsamda söylemek gerekirse kitle iletişimi kullanıcısının denetimindedir.  Kullanımlar ve tatminler yaklaşımı önceki araştırmaları egemenliği altına alan pasif izleyici ve ikna üzerindeki vurgulamaya karşı sağlıklı bir panzehir olabilir.<br />
    Bilgi çağına girerken ve medya kullanıcıları hergün daha fazla seçeneklerle karşılaşırken  kullanımlar ve tatminler yaklaşımı kendine yol bulmak için bir şansa sahip olabilir. 108 kanallı kablolu televizyon ile ya da zaman değiştirmeye, arşivlemeye ve tekrarlanan televizyon içeriği izlemeye olanak sağlayan video ile yüzyüze olan medya kullanıcısının birkaç yıl önceki geleneksel medya tüketicisinden çok daha aktif bir hedef kitle üyesi olduğu açıktır. Kullanımlar ve tatminler yaklaşımı gerçekten de yeni medyanın kullanıcılarıyla ilgili söyleyecek şeylere sahiptir. Herşeyden önce kullanımlar ve tatminler yaklaşımı aktif izleyici ile en fazla doğrudan ilgilenmeye yönelen tek kuramsal alandır.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.dersyerimiz.com/index.php/televizyonda-siddet.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Sosyal Psikoloji Kuramında Temel Gerilim Alanları</title>
		<link>http://www.dersyerimiz.com/index.php/sosyal-psikoloji-kuraminda-temel-gerilim-alanlari.html</link>
		<comments>http://www.dersyerimiz.com/index.php/sosyal-psikoloji-kuraminda-temel-gerilim-alanlari.html#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 09 Mar 2009 13:36:59 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Sosyoloji Dersi]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.dersyerimiz.com/?p=1033</guid>
		<description><![CDATA[Sosyal Psikoloji Kuramında Temel Gerilim Alanları Sosyal Psikoloji alanında diğer sosyal bilimlerde de olduğu gibi eleştirel tartışmaların hız kazandığı gözlenmektedir. Lubek&#8217;e (1995; 196) göre eleştirel bir analiz üç düzeyde kendini yapılabilir: (a) Bilimsel düzey, (b) meta-bilimsel düzey ve (c) ekstra-bilimsel düzey. Bilimsel düzeyde, eleştiri, birbiriyle rekabet halindeki paradigmatik, kuramsal, metodolojik veya araştırma etiği formülasyonları üzerinde [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Sosyal Psikoloji Kuramında Temel Gerilim Alanları</strong></p>
<p>Sosyal Psikoloji alanında diğer sosyal bilimlerde de olduğu gibi eleştirel tartışmaların hız kazandığı gözlenmektedir. Lubek&#8217;e (1995; 196) göre eleştirel bir analiz üç düzeyde kendini yapılabilir: (a) Bilimsel düzey, (b) meta-bilimsel düzey ve (c) ekstra-bilimsel düzey. Bilimsel düzeyde, eleştiri, birbiriyle rekabet halindeki paradigmatik, kuramsal, metodolojik veya araştırma etiği formülasyonları üzerinde yoğunlaşmaktadır. Meta-bilimsel düzeyde entellektüel gerilimler üzerinde durulmaktadır. Söz konusu gerilimler gerilimler, insan türünün farklı modelleri veya kök metaforları arasında; birbirine rakip bilim felsefesi veya disipliner perspektifler arasında; birbiriyle uyuşmayan meta-kuramsal, meta-metodolojik ve epistemolojik araştırma stratejileri arasında gözlenmektedir. Ekstra-bilimsel düzeyde ise, materyalin organizasyonunda ekonomik, politik bağlamın belirleyiciliği ve kurumsal yapı üzerinde durulmaktadır. Bu düzeyde değerler ve ideolojik pozisyonun bilim faaliyetine nasıl yansıdığı tartışılmaktadır.  <span id="more-1033"></span></p>
<p>Bu üç düzey arasındaki ilişki refleksivdir (Lubek, 1995 ); dolayısı ile bazı alt başlıkları bu üç düzeyden yalnızca birinin altında ele almak sınırlayıcı olmaktadır. Bununla beraber sosyal psikoloji literatürü bu sınıflamaya dayalı olarak gözden geçirildiğinde, aşağıda sunulan bazı sonuçlara varmak mümkün olmaktadır.</p>
<p><strong>C.i. Bilimsel düzeyde sosyal psikolojide gelişmeler</strong></p>
<p>Sosyal psikolojinin bilimsel düzeyi ile ilgili tartışmalar, kuram ve metodoloji çerçevelerinde ele alınmaktadır. Kuramlar kendi aralarında başta konu ve ilgi odakları bakımından ayrılmaktadır. Metodoloji üzerine tartışmalar ise daha çok, araştırmanın ve sonuçların pozitivist yaklaşıma nasıl daha uygun hale getirilebileceği (örn: geçerlik sorununun ele alınışı) ve sosyal psikolojinin analiz biriminin betimlenmesi üzerine olmuştur. Bu çerçevede alan araştırması-laboratuvar araştırması, niceliksel araştırma-niteliksel araştırma ayırımlarında bir gerilim belirmiştir.</p>
<p>Psikoloji içerisinde başat olan kuramsal yaklaşımları Smith, Harrè ve Langenhove (1995), &#8216;eski paradigma&#8217; ve &#8216;yeni paradigma&#8217; sınıflaması yaparak, üç grupta ele almışlardır: Bu sınıflamaya göre fenomenolojik psikoloji, sembolik etkileşimciler ve ideografik vaka analizi, eski paradigma grubunu oluşturmakta; sosyal temsiller, kültürel psikoloji, feminist yaklaşım yeni bir paradigma çerçevesi sunmaktadır. Üçüncü olarak söylem psikolojisi, dialog odaklı psikoloji, anlatı psikolojisi/naratoloji psikoloji içerisinde yeni bir odak noktası teşkil etmektedir.</p>
<p><strong>C.i.a. Sosyal Psikolojide paradigma</strong></p>
<p>&#8216;Bilimsel Devrimlerin Yapısı&#8217; adlı eserinde Kuhn (1962) paradigma terimini en az yirmi farklı anlamda kullanmıştır. Öte yandan Kuhn&#8217;un tanımladığı paradigmalar, doğal bilimler alanındaki gelişmelerin seyrini anlamakta kullanılan bir kavramsal araç niteliğinde olmakla beraber, aşağı yukarı bütün sosyal bilim dalları için bu kavramın –birbirinden farklı anlamlarda ve çoğunlukla tanımlanmadan- kullanılmaktadır (Demir, 1991). Parker&#8217;a göre (1989) paradigma, bir kabuller çatısı olarak kabul edilirse, klasik sosyal psikolojinin 1970&#8242;li yılların başlarına dek, bireysel davranışı  laboratuvar deneylerinden toplanan verilerle anlamayı öngören bir paradigmaya sahip olduğu görülebilir. Bu çalışmada paradigma terimi ile, &#8216;araştırma problemini farklı bir epistemolojiye dayanarak tanımlayan, dolayısıyla sorunu bir diğer kuramdan farklı bir çerçevede ele alan temel kuram&#8217; anlaşılmaktadır.</p>
<p>McGarty ve Haslam&#8217;a (1997) göre &#8216;sosyal&#8217;in değişen tanımları, konu çeşitliliği ve zenginliği nedeniyle, SP birçok birbirine zıt perspektif ile karakterize olmaktadır. Hatta SP içinde SP nin ne olduğu ve ne olması gerektiği hakkında dahi belirli bir uzlaşma görülmemektedir.  Bununla beraber, SP tarihine göz atıldığında, farklı dönemlerde başat olmuş paradigmalar ayırt edilebilir.</p>
<p>Modern SP nin temelleri 19.  yüzyılda Avrupa&#8217;da, psikoloji ve sosyal kuramdaki iki gelişmeye dayandırılabilir: Alman Völkerpsychologie&#8217;si ve Fransız ve italyan yazarların kalabalık psikolojisi üzerine yazıları. Üçüncü bir kilometre taşı, 1890&#8242;da Binet ve arkadaşlarının sosyal etki deneyi ile 1898&#8242;de Triplett&#8217;in sosyal kolaylaştırma deneyleridir. Bu deneyler alanda halen etkisi devam eden deneysel yöntemin ilk uygulamalarıdır.</p>
<p>İlk psikolojik sosyal psikoloji kitabının (1908) yazarı olan McDoughall&#8217;ın yaklaşımında Darwin&#8217;in etkisi görülmektedir. McDougall, sosyal yaşamın temellerinin, insan zihninin doğuştan gelen karakteristiklerine bağlı olduğunu öne sürmüştür. Kendi kuramı, güdü (instinct) kavramına dayanmaktadır. Bu yaklaşımdaki akıl yürütme biçiminde sosyal davranışı, doğuştan gelen ve bütün insanlarda ortak olan özellikler boyunca açıklamak esastır.  Zamanla bu düşünme biçiminin, güdü kavramı ile motivasyon kavramının yer değiştirerek, farklı kuramlarda belirdiği görülmektedir. (Örneğin &#8216;insanlar sosyalleşirler; çünkü sosyalleşmeleri yolunda bir içgüdüleri vardır&#8217; ya da &#8216;sosyal kıyaslama ile olumlu benlik imajı arayışı temel bir motivasyondur&#8217; önermelerinde olduğu gibi.).</p>
<p>Birinci Dünya savaşı sonrasında psikolojinin gözlenemeyen zihnî (mental) yapılardan ziyade gözlenebilen insan davranışı ile emprik olarak ilgilenmesi gerektiğini savunan davranışçılık, egemen paradigma haline geldi. Alport&#8217;un bireyselci ve indirgemeci davranışçılığı ve Thurstone ve arkadaşlarının tutum ölçeği teknolojisi geliştirmesi , 1920 li yıllarda yaşanan önemli dönüm noktaları olmuştur. Bu yıllarda, davranışçı yönelimin yanı sıra, bireylerin zihnî fenomenleri olan tutumlar fiziksel olarak sayılabilir hale gelmiştir. Dolayısıyla her iki yaklaşım için de pozitivist bir yönelim geçerli olmuştur.</p>
<p>Allport 1924&#8242;de yazdığı Sosyal Psikoloji ders kitabında, bir sosyolog olan Ross&#8217;un çalışmasından çok, McDoughall&#8217;ın çalışmasına gönderme yapmasına karşın, davranışçılığın etkisi ile McDoughall&#8217;ın kuramına eleştiri getirmiştir. Allport&#8217;a göre insan davranışını anlamada güdü kavramının yararı ciddi olarak sorgulanmalıdır; ayrıca grup bir varlık değildir, kollektif olan ancak bireysel düzeyden incelenerek anlaşılabilir.</p>
<p>1940-1960 yılları arasında sosyal psikolojide Gestalt psikolojisi geleneği ön plandadır. Sherif, Lewin ve Asch&#8217;in çalışmalarında bütünün parçalarının toplamından farklı olduğu fikrinin etkisi bulunmaktadır. Gestalt etkisindeki sosyal psikologlar, gruba zihnî (mental) özellikler atfetmeleri nedeniyle grup zihni kuramcılarına; bireyselci duruşu ve grupların kendilerinin gerçek olmadıkları görüşü nedeniyle davranışçılara karşı çıkmışlardır. Bu kuramcılar, grupları ve hatta bireyler arası etkileşimi sosyal entite olarak kabul etmişlerdir. McGarty ve Haslam&#8217;a (1997) göre, SP de Gestalt geleneği iki önemli sonucu getirmiştir. İlk olarak, zihnî fenomenler, araştırma konusu haline gelmiştir. Bunun sonucu olarak genel psikolojide davranışçılık egemen iken, SP bilişsel çalışmalar için bir sığınak olmuştur. İkinci olarak, davranışçı çalışmalarda aşikar olan deneysel yaklaşım daha da kuvvetlenmiştir.</p>
<p>1950&#8242;li yıllarda Festinger, önceki kuramlara benzemeyen bir seri kuram öne sürmüştür. Schachter ve arkadaşlarının bu süreçlerle deneysel araştırmalarının da katkılarıyla, söz konusu kuramlar sosyal etki ve konformite, sosyal kıyaslama, bilişsel tutarlılık ve gruplar arası çatışma konularında araştırma geleneğinin biçimlenmesine yardım etmiştir. Zamanla bu konular SP nin merkezî konuları haline gelmiştir ve bu çerçevede ortodoks bir tutuma yol açmıştır.  Jones (1985) &#8216; Son elli yılda SP de temel gelişmeler&#8217; adını verdiği bölümde, tamamen bu geleneği gözden geçirmektedir. Söz konusu araştırma geleneği, 1950-1960&#8242;ların SP ana görüşünün (mainstream) iki kolundan biridir; diğeri ise birbirini takip eden tutum araştırmaları ve atıf kuramıdır  (McGarty ve Haslam, 1997).  Bu dönemde özellikle sosyal etki kuramı etrafında önemli deneyler (örneğin Asch&#8217;in, Milgram&#8217;ın) SP nin klasik çalışmaları olarak kabul edilmektedir.    </p>
<p>1960&#8242;ların ortalarında gözlenen davranışı öngörme konusunda tutumları belirlemenin yararsızlığı ile ilgili problemler belirdiğinde alan içinde tutum kavramının yıldızı sönmeye başladı. Tutum kavramının önemini yitirmesi ile hem zamanda üç farklı eğilim ortaya çıkmıştır. İlk olarak bu dönemde genel psikolojide davranışçı paradigmanın yıkıldığı; psikologların insanın bilgi işlemesini anlamada dijital bilgisayar metaforunu kullanmaya başladığı gözlendi. Mental yapıların psikoloji kuramına dahil olması, SP deki davranışçı mirasın yıkılmasına yardım etti. İkinci olarak 1960&#8242;lar SP de krizin başladığı yıllardır. Kriz, SP içerisinde metod tartışmalarından, SP araştırmasının genelde sınanmasına yayıldı. Bu dönemde araştırma sırasında karşılaşılan problemler ortaya serildi; aynı zamanda SP nin yararı ve araştırmalardaki geçerlik konuları sorgulandı. Bu kriz, SP de yeni fraksiyonların doğmasına yol açarken, Avrupa SP sinin de desteği ile SP nin özellikle sosyal bağlamı ele almada yetersizliğini vurgulayan yeni bir eleştirel perspektif doğdu.</p>
<p>Bu yıllarda Avrupa SP sinin kurulmasında öncü olan Henri Tajfel ve Serge Moscovici&#8217;nin kuramları Avrupa&#8217;da egemen olmaya başladı. Tajfel&#8217;in sosyal algı ile grup süreçlerini bir araya getirdiği gruplar arası ilişkiler ve kimlik konusundaki yaklaşımı, Yeni Bakış (New Look) akımının etkilerini taşımaktadır. Tajfel, bilişsel geleneğe dayanmasının yanı sıra, Yeni Bakış&#8217;ın etkisiyle algının organizasyonunda ihtiyaçlar ve değerlerin önemini vurgulamıştır. Tajfel&#8217;in kuramı grup süreçleri ve biliş üzerine orijinal Gestalt esinli entellektüel torun olarak görülebilir. Bununla beraber Tajfel&#8217;in ardından, Turner&#8217;ın sosyal kimlik kuramını bilişsel sosyal psikolojiye daha yaklaştırdığı görülmektedir. Moscovici&#8217;nin sosyal temsiller kuramı ise alanda çift yönlü bir etkiye sahiptir; epistemolojik ve kuramsal. Moscovici&#8217;nin SP için önerdiği epistemoloji, Piaget&#8217;nin yapısalcılığı ve Berger ve Lukmann&#8217;ın sosyal yapılandırmacılığı (social constructivism) ile ortak kabullere sahiptir (bkz: Doise, 1989). Bu üç yaklaşımın da aynı yıllarda ortaya konmuş olması döneme özgü bir yaklaşım biçimini düşündürtmektedir. Moscovici, kuramsal planda, grup dinamikleri etkisinde gelişen sosyal etki araştırmasındaki ortodoks tutuma meydan okuyarak, konformite yerine SP nin yenilik, sosyal değişim ve bunları hazırlayan minorite etkisi gibi konulara eğilmesi gerektiğine işaret etmiştir (McGarty ve Haslam, 1997). Ayrıca sosyal temsiller kuramı, araştırma konusunu diğer yaklaşımlardan farklı tanımlaması nedeniyle SP ye yeni bir paradigma önermektedir. Tajfel&#8217;in sosyal kimlik kuramı İngiltere ve eski İngiliz Uluslar Topluluğu ülkelerinde, İngilizce çalışmalar ile yayılırken, sosyal temsiller kuramı çok dilli bir yayılma göstermektedir. Sosyal temsiller kuramı üzerine İtalyanca, İspanyolca, Portekizce ve yenilerde başlayan Almanca çalışmalar hatırı sayılır bir bütünlük oluşturmaktadır; dolayısıyla bu kuram Avrupa ve Güney Amerika&#8217;da etkili olmaktadır (Farr, 1996).</p>
<p>1960&#8242;larda ortaya çıkan üçüncü eğilim, tutum kavramının yerini, atıf kuramlarının almasıdır. Atıf kuramı insanların davranışı nasıl açıkladıkları; günlük yaşamda diğer insanların eylemlerinin nedenlerini nasıl anladıkları ile ilgilenmektedir. Ross ve Fletcher (1985), Heider&#8217;in anlayışının son derece parlak ve provokatif olduğunu, ancak daha ziyade söylem ağırlıklı bir tarzı olduğuna işaret etmiştir. Yazarlara göre Heider&#8217;in SP çalışmalarına dahil ettiği naif psikoloji geleneği, daha sonraki kuramcılar –Jones , Davis ve Kelley- tarafından Heider&#8217;in fikirleri doğrultusunda sistematize ve formüle edilmiştir. Böylelikle atıf kuramı &#8216;açık (anlaşılabilir), hipotez geliştirmeye uygun ilkeler seti&#8217; haline gelmiştir (a.g.e., s: 75). McGarty ve Haslam&#8217;a (1997) göre atıf kuramı açıkça bilişsel yönelimlidir. Gestalt psikologlarının grup dinamikleri ve davranışçılar veya yeni-davranışçıların tutum araştırması geleneğinin yerini, bilişsel devrimi temsil eden atıf çalışmaları almıştır.</p>
<p>1970&#8242;li yılların başlarında beliren, ancak popülerliğini yakın zamanda kazanmış olan Gergen&#8217;in &#8216;sosyal kurgulayıcı&#8217; (social constructionism) yaklaşımı ve Harre ve Secord&#8217;un &#8216;etojenik sosyal psikoloji&#8217; yaklaşımları eleştirel kuramlara örnekleridir. 1970 yıllar, ayrıca SP içerisinde doğan bazı alt disiplinlerin veya kuramsal bütünlerin bağımsız disiplinler halini almasına sahne olmuştur (örneğin örgüt psikolojisi, çevre psikoloisi, kültürler arası psikoloji vb).</p>
<p>Bugün aradan geçen çeyrek yüzyıla rağmen, 1960&#8242;ların sonlarından itibaren ortaya atılan yaklaşımlardan bir veya birkaçında karar kılınmadığına ya da söz konusu çalışmalarda geçen geleceğe ait ümitlere henüz ulaşmaktan uzak olduğumuza tanık olmaktayız. Kuramsal bütünlük arayışı Stringer&#8217; in (1989) incelemesine göre henüz sağlanmış görünmemektedir. Stringer&#8217;in, 1976-1981 arasında yayınlanan 30&#8242;dan fazla SP ders kitabını incelediği çalışması, kitapların kuram yönelimli olmaktan ziyade konu yönelimli olduğu hususunda Worchel ve Cooper&#8217;i (1976) desteklemektedir. Kuramsal bütünleşmenin olmamasının yanı sıra metodolojik gerilim halen devam etmektedir. 1970&#8242;lerin başında ortaya atılan diğer bilimlerdeki gelişmelerle bütünleşme, örneğin matematiksel modellerin alana beklenen katkısı (Moscovici, 1970a) Latane&#8217;nın çalışmalarının ötesinde olmamıştır. Parker (1989), bu çerçevede paradigma sorununu, SP nin halen içinde bulunduğu ve halen devam eden üç kriz alanından biri olarak betimlemektedir.</p>
<p>McGarty ve Haslam&#8217;a (1997) göre günümüzde, Susan Fiske, Shelley Taylor ve arkadaşlarının en iyi temsilcileri sayılan sosyal biliş kuramı, dayandığı insan metaforuna gelen eleştirilere rağmen SP nin ana görüşünü oluşturmaktadır. Ayrıca bu kuram, atıf kuramını da içine almıştır. Yazarlara göre diğer iki önemli eğilimden biri söylem analizi hareketidir. Diğeri ise sosyal biliş kuramının bilişsel psikoloji ile ilişkisini sürdürmesi sonucu connectionism, paralel-dağılım süreçlerine dayalı bilişsel mimari modellerinden ve kaos kuramına dayalı davranış sistemleri modellerinden daha fazla etkileneceği üzerinedir.</p>
<p>Günümüzde, kıtalar arası yeni ittifakların oluştuğuna tanık olmaktayız. Başat paradigma ve kuramın ne olduğuna karar vermek için henüz erken. Bununla beraber birbiriyle rekabet halinde dört temel epistemoloji ayırt edilebilir. (a) Sosyal biliş kuramı (pozitivist ve deneyselci), (b) söylem psikolojisi (modernist ve post-modernist formları var. Analiz yöntemleri bir kısmında post-yapısalcı, bir kısmında yorumsamacı), (c) sosyal temsiller kuramı (rasyonalist, yapılandırmacı bir kuram. yorumsamacı ve pozitivist araştırma yöntemleri bir arada kullanılıyor) ve (d) sosyal kurgulayıcı (post-modernist görüşte).</p>
<p>Aşağıda Kuzey Amerika&#8217;da ve Avrupa&#8217;da sosyal psikolojinin kuruluşu ve sosyal psikoloji için farklılaşan problematiklere değinilmektedir. Bu çaba ile bütün sosyal psikoloji literatürünün bir sınıflaması yapılıyor anlamı çıkarılmamalıdır. Bugün sosyal psikoloji Asya&#8217;da, Kanada&#8217;da, İsrail&#8217;de, Latin Amerika ülkelerinde vb kimi zaman Amerika ve Avrupa&#8217;da egemen olan ana görüşten farklılaşan kuramlar etrafında gelişmektedir. Öte yandan 1990&#8242;lara dek alanda tikelci (particularist) görüşe itibar edilmemiş olması ve yayın politikalarının yarattığı muhtemel bir baskı, araştırmacıların Avrupa ve Amerika&#8217;da köklenen evrenselci paradigmaları kabul etmelerini teşvik etmiş; buna ilaveten araştırmacılar, genelde ana görüşleri belirleyen ülkelerde popüler olan sorunlara yönelmişlerdir.</p>
<p><strong>C.i.b. Amerika&#8217;da sosyal psikolojinin doğuşu ve gelişimi</strong></p>
<p>Allport (1954), SP nin köklerinin Batı geleneğinin entellektüel ruhuna dayanırken, ortaya konan ürünleri bakımından SP nin bir Amerikan fenomen olduğuna işaret etmiştir. Farr (1996) Allport&#8217;un görüşüne katılarak, modern sosyal psikoloji tarihinin II. Dünya Savaşı sonrasında, özellikle de Lindzey&#8217;in editörlüğünü yaptığı ilk modern Sosyal Psikoloji El Kitapları serisinin yayınlandığı 1954&#8242;den itibaren başladığına dikkat çekmektedir.</p>
<p>Fancher&#8217;in (1990) görüşü, yukarıdaki savı desteklemektedir. Fancher&#8217;e göre, tüm ayrım ve düşmanlıklara karşın, Wundt ve James psikoloji biliminin gelişiminde birbirlerini tamamlamışlardır. Wundt, deneysel psikolojiyi somut bir olgu haline getirmiş ve öğrencilerinin çalışacakları gerçek psikolojik soruları ortaya koymuştur. James ise yeni bilimi yorumlamış ve gelecek kuşaklar için bu bilime anlam kazandırmıştır. </p>
<p>Amerika&#8217;da akademik sosyal psikolojinin serüveni II. Dünya Savaşı sırasında, Harvard, Yale, Michigan ve Columbia üniversitelerinde sosyoloji ve psikoloji bölümlerinin ortak olarak oluşturdukları doktora programlarıyla başlamaktadır. İlk uygulamaları ise Stouffer ve Hovland&#8217;ın, daha sonra American Soldiers Series olarak yayınlanan, askerler ve aileleri ile yapılan çalışmalar oluşturmaktadır. Sonradan Michigan universitesinde Cartwright ile çalışmalarına devam edecek olan Lewin,  MIT&#8217;de Grup Dinamikleri Araştırma Merkezi&#8217;ni kurdu. Festinger ile öğrencileri Sahacter ve Bade&#8217;nin de araştırmacıları arasında bulunduğu MIT&#8217;de Gestalt temelli bilişsel psikoloji benimsenmiştir. Yale&#8217;de ise Hovland&#8217;ın öncülüğünde, MIT&#8217;den daha ortodoks bir bilim anlayışı hakim olmuştur. Burada Anova analizi tartışılıyor, &#8216;esas&#8217; bilimlerin retoriği kullanılıyordu. Farr&#8217;a göre (a.g.e.) bu dönemde Amerika&#8217;da birbirine rakip iki akım bulunmaktadır. Fenomenoloji ve pozitivizm. Pozitivizm, en iyi ifadesini davranışçı görüşte bulmuştur. Bilişsel sosyal psikolojide ise dünyanın fenomenolojik tasarımından yola çıkılmaktadır.</p>
<p>Wundt&#8217;un Yeni Dünya&#8217;daki etkisi sembolik etkileşimcilik ve şimdilerde yürürlükte olmayan kıyaslamacı psikoloji üzerinde görülmektedir. Ayrıca, Amerika&#8217;da psikolojinin öncüleri, 1865-1914 tarihleri arasında Wundt&#8217;un yanında eğitim görmüş 10.000 Amerikalı öğrencinin arasındandır. Bu nedenle, Almanca, özellikle bu dönemde Amerikan ve bazı İngiliz üniversitelerinde aranan bir dildi.  Ancak Farr, dil problemi nedeniyle Wundt&#8217;un yanlış anlaşılmış olabileceği ihtimalini örnekler ile açıklayarak, Alman olmayan ve farklı ekollerden gelen öğrencilerin yeni psikolojinin felsefî öncüllerini anlamış olmalarının şüpheli olduğuna dikkat çekmiştir. Ayrıca yazar, Amerika&#8217;daki doktora programlarında başlangıçta, Almanca bilme koşulunun, Yeni Dünya ile Eski Dünya arasındaki bağlantıyı korumak için önemli olduğunu; ilerleyen yıllarda İngilizce&#8217;nin alandaki uluslar arası iletişim dili haline gelmesiyle bu bağlantının bozulduğunu öne sürmektedir. Söz konusu öğrenciler, kuramsal temeller yerine, daha ziyade sürekli yeni teknoloji ile geliştirilen laboratuvarların kurulmasında çok etkili olmuşlardır. Sonuç olarak Amerika&#8217;da psikolojinin sosyal bilim yanı, doğa bilimi yanına kıyasla daha fazla yanlış anlama içermektedir. Wuntd&#8217;un fikri, Almanya dışında kültüre özgü yanları nedeniyle iyi anlaşılamamıştır. Amerika&#8217;da Wunt&#8217;un &#8216;sosyal olmayan bir deneysel psikoloji&#8217; ve &#8216;deneysel olmayan bir sosyal psikoloji&#8217; ayrımı işlerlik kazanmamış, onun yerine sosyal psikoloji de, psikolojinin alt alanı ve deneysel bir bilim olarak geliştirilmiştir.</p>
<p>Amerika&#8217;da gelişen bir diğer sosyal psikoloji yaklaşımı sosyal davranışçılıktır. Bu kuram, 1912-1920 arasında, psikolojiden ziyade sosyoloji üzerinde etkili olmuş olan Mead tarafından geliştirmiştir. Mead&#8217;in, davranışçı manifestoyu formüle eden (1913-1916 arasında) Watson&#8217;a karşı çıkması sosyologlarca, anti-pozitivist bir tavır olarak değerlendirilmiştir; özellikle 1920&#8242;den itibaren Mead&#8217;in sosyologlar üzerindeki etkisi artmıştır. Ayrıca, Chicago okulu çerçevesinde sosyal psikolojinin gelişiminde Mead önemli rol oynamıştır. Mead&#8217;in ölümünden sonra öne sürdüğü harekete Morris (felsefeci), &#8216;sosyal davranışçılık&#8217;; Blumer (sosyolog) ise &#8216;sembolik etkileşimcilik&#8217; adını verdi. Sonuç olarak, psikologlar esin kaynağı olan felsefeye sırt çevirerek bilim olma gayreti içinde, Mead&#8217;in sosyal psikolojisini reddederken, sosyologlar bu kuramı benimsemiş ve Mead&#8217;in ölümünden sonra da kuramı geliştirmeye devam etmiştir (Farr, 1996). </p>
<p>1935 yılında yayınlanan ilk Sosyal Psikoloji el kitabında  Darwin&#8217;in evrim kuramı insan ve sosyal bilimlerle ilişkili olarak değerlendirilmiştir. Bu sonuç, o yıllarda Amerika&#8217;daki sosyal ve insan bilimlerindeki sosyal Darwinizm eğilimini ortaya koymaya yeterlidir. Sosyal Darwinizm, insan bilimlerine yönelik olduğu için sosyal, temel analiz birimi toplum değil birey olduğu için de yeterince sosyal değildi. Bu yaklaşım, Amerikan kültürünün bireyciliği ile uyumlu, yaşamın sosyal dönüşümlerini anlamada yardımcı bir kuramsal çerçeve üretmekteydi. Örneğin, suç, akıl hastalığı, intihar gibi olaylar anlamında etkileyici bir şehir ekolojisi ortaya çıkarılıyordu. Öte yandan bu görüşe dayanılarak güdü kavramına da karşı çıkmak mümkün hale gelmişti. Farr&#8217;a göre sosyal Darwinizm davranışçı kampa dahildir.</p>
<p>Amerika&#8217;da bugün hala egemen olan bilişsel sosyal psikoloji, Gestalt yaklaşımına dayalı olarak, yine pozitivist paradigmanın içinde gelişmiştir. Gestalt psikologlarının Avusturya ve Almanya&#8217;dan Amerikaya göç etmesiyle, Amerika&#8217;da davranışçılığa karşı yeni bir hareket başlamıştır. Ancak, bu yeni kuramsal çalışmalar da sosyalin bireyselleşmesini engelleyememiştir. Sadece yeni yaklaşımda davranış, yerini algılamaya bırakmaktadır. Farr, bu anlamda Asch ve Allport&#8217;un aynı birey temsilini kullandığına işaret etmektedir.</p>
<p>Bilişsel sosyal psikoloji, Amerika&#8217;daki hegemonyasını iki faktöre borçludur. İlk olarak bilişsel sosyal psikoloji, konu ve ilgileri bakımından homojen değil,  heterojen bir alanın genel başlığıdır. Bu alan, birbirini tamamlayan, destekleyen veya değilleyen araştırmaların ortak bir potasını oluşturmaktadır. Bu özellik, bilisel sosyal psikolojinin yatay eksende yayılmasına ve birçok kuram parçasını kendisine eklemleme olanağı tanımaktadır. İkinci olarak, Amerika&#8217;da halen devam etmekte olan sosyolojik sosyal psikoloji çalışmaları, bağlamsalcı yaklaşım (contextualism) ve sosyal kurgulamacı (social constructionism) kuramın, psikolojik sosyal psikoloji ve bilişsel sosyal psikolojiye getirdikleri eleştiriler, bu alanda yaratıcı çalışmalara yol açmaktadır.</p>
<p>Bilişsel sosyal psikolojiye yönelik çeşitli eleştirileri cevaplayan Fiske ve Leyens (1997) 1960&#8242;lı yılların klasik çalışmalarıyla; 1970&#8242;ler ve 1980&#8242;li yılların çalışmalarını bağlama ve öznelliğe odaklanma bakımlarından ayırt etmişlerdir. Yazarlara göre bu ayırım, ilk dönem çalışmalarında öznelliğin zararına bağlama odaklanılmasında; ikinci dönemdeki çalışmaların ise bağlamın zararına öznelliğe odaklanmasında ortaya çıkmaktadır. Öznelliğe kaymanın birinci sonucu sosyal bağlamın  ihmal edilmesi; deneğin zihninde yer alan evrensel süreçlere, içinde oluştukları özgül duruma bakmaksızın ilgi gösterilmesi olmuştur. İkinci olarak, izlenim oluşturma ve atıf süreçleri başlangıçta subjektif demirleme etrafında incelenirken, şimdilerde bu konulara nesnel bir görüş ile yaklaşılmaktadır. Diğer değişle betimleyici (descriptive) olan hipotetik modeller, zamanla bir reçete (prescriptive) hale gelmiştir. Bunun sonucunda, insanların biliş tembeli oldukları görüşü yaygınlaşmıştır. İnsanın baş vurduğu heuristic&#8217;ler her olguyu açıklayan durumlar ile yer değiştirmiş; ancak bu durum, kuramsal iyileştirmeleri getirmemiştir. Fiske ve Leyens, şimdi, sosyal psikolojik açıklamada totoloji tehlikesi bulunduğuna işaret etmektedir: &#8216;İnsanlar yargılamalarında yanılırlar, çünkü onlar heuristic kullanırlar; insanlar heuristic kullanırlar, çünkü onlar biliş tembelidir&#8217; ifadeleri bu totolojiyi ortaya koymaktadır (s: 95). </p>
<p>Hamilton&#8217;a göre sosyal biliş araştırması, &#8216;kişi enformasyonunun kazanılması, temsil edilmesi ve gözden geçirilmesini etkileyen bütün faktörlerin düşünülmesini içermektedir. Fiske ve Taylor&#8217;a göre ise, &#8216;sıradan insanların insanlar hakkında nasıl düşündükleri ve insanlar hakkında düşündükleri üzerine nasıl düşündüklerini&#8217; incelemektedir. Ancak, sosyal biliş araştırması, bireyin perspektifinden çatışmasız (nonconflictual) toplum görünümünü benimsemektedir (Stroebe ve Insko, 1989). Yani, grup çatışmalarını, grup üyeliklerini göz ardı etmektedir ve esasında asosyal olan bireye yoğunlaşmaktadır. Bu birey de hatta  &#8216;sessiz çoğunluğun leke sürülmeyen beyaz erkek üyesidir&#8217; (Fiske ve Leyens, s: 97). Diğer değişle, kişinin herhangi birinin kendisinden, herhangi bir yolda kale alınacak denli farklılaştığına inanması için hiçbir nedeni yoktur. Bireyin ait olduğu ideal toplum, yalnızca kendisine benzer bireylerden oluşmaktadır ve güya herkezin esasında aynı olması nedeniyle, insanları özgül gruplar içine hapsetmek hoş değildir. Bu görüşe göre bazı milletlerde olduğu gibi (örn. Fransa ve Amerika), bireylerin eşit olduğunu varsayan haklar, pratikte de varmış kabul edilmektedir; bu aynı zamanda çoğunluğun kuralının başat olması gerektiği ve bunu sorgulamanın zor olduğu sonucunu da içermektedir. Fiske ve Leyens, böylesi asosyal bir bakış açısının kurama ilişkin doğurgular taşıdığına dikkat çekmektedir. Birinci olarak, kişinin algısı bireyselleşmiş olarak ele alınmaktadır. Aynı zamanda herkez çoğunluğun bir parçası olmalı ve eşitler arasında hiçbir sınır olmamalıdır. Bu durumda, özellikle nazik olan bazı kurtarılmış bölgeler söz konusu olduğunda, kategorize etmemek neredeyse bir zorunluluktur. Yazarlara göre bu, renk körü bir perspektiftir. İkincisi, gruplar üzerinde araştırma yapılıyorsa, ilgili gruplar, ya zararsız/nötr gruplar olacaktır (örn. Dışa dönük, günlük yaşamın içinde sıradan insanlar); ya da çoğunluğun kendileri hakkında suçluluk hissettikleri, rahatsız edici gruplar olacaktır (örn. Zencile, Latin kökenli Amerikalılar, kadınlar vs). İlkine göre, grup üyeliğinin mikropsuz, kuramsal bir testten başka sonucu bulunmamaktadır. Diğer durumda ise kuram potansiyel olarak ahlakî ilgilere bulaşmaktadır; çünkü bireyler ait oldukları leke sürülebilir gruplar içinde ele alındığında, bu tür bir kategorizasyon ahlakî olmayacaktır. Böylesi durumda, uygun bir ahlakî duruş, insanları biriciklikleri çerçevesinde ele almaya sevk etmektedir. Üçüncü olarak, asosyal görüş açısı, kişileri kategori üyeleri olarak ele alma talihsizliğini, önyargı, hata, cahillik veya tembelliğin sonucu olarak kabul etmektedir. Son olarak çatışmasız toplum modelinde insanların hak ve görevlerde eşit oldukları kabul edildiği için enformasyona karşı da aynı uygun duruşu göstecekleri, dolayısıyla gerçek algısının aynı biçimde olacağı öngörülmektedir.</p>
<p>Fiske ve Leyens&#8217;e göre,  sosyal biliş araştırmalarının toplum görüşüne, sosyal kimlik kuramı meydan okumaktadır. Sosyal biliş araştırmasında bağlam arka plana itilip, nesnelliğe önem verilirken, sosyal kimlik kuramı bağlama ve öznelliğe odaklanmaktadır. Sosyal kimlik kuramına göre toplum, farklı gruplardan oluşmaktadır; bireyler bu toplumda kendilerini çeşitli grup üyelikleri ile algılamaktadır. Bu farklı gruplar ise kaynakları ve bulundukları statü bakımından eşit değildir. Demirleme (anchoring) bir süreç olarak nesneldir; ancak bu nesnel standartlar içinde bireylerin değerlendirmeleri özneldir. Örneğin kalıp yargı kullanma, sosyal biliş yaklaşımına göre bir hatadır (error); sosyal kimlik kuramı ve benlik kategorizasyonu kuramına göre, çeşitli bağlamsal değişkenlerden etkilenen, öznel değerlendirme araçlarıdır. Sosyal kimlik kuramı ve benlik kategorizasyonu kuramı, sosyal bağlamı araştırmaya getirerek, sosyal biliş çalışmalarına &#8216;temiz hava&#8217; sağlamaktadır.</p>
<p>Amerika&#8217;da bilişsel sosyal psikoloji ve sosyal kurgulamacı sosyal psikolojinin yanı sıra sosyal psikoloji kuramının felsefî temelleri üzerine çalışmaların hız kazandığı dikkat çekmektedir. Bunların arasında B. Gholson, W. R. Shadish, S. Fuller, R. A. Neimeyer ve A. C. Houts&#8217;ın öncülüğünde başlayan, kimi zaman Avrupa&#8217;lı yazarların da katıldığı Bilim Psikolojisi ve Bilim Sosyal Psikolojisi çalışmaları ile sosyal psikoloji felsefesi çalışmaları  bulunmaktadır.</p>
<p><strong>C.i.c. Avrupa&#8217;nın meydan okuması: Sosyal psikolojinin özgüllüğü ve tanımı</strong></p>
<p>Avrupa&#8217;da başlayan eleştirel tartışmaların çerçevesini, SP nin bir alan olarak nasıl tanımlanacağı, diğer komşu disiplinler arasındaki yerinin ne olacağı, SP nin meşruluğunu neye dayandırdığı konuları oluşturmaktadır. Bu sorunlara cevap vermek üzere araştırmacılar, her zaman birbiriyle uyumlu olmayan farklı görüşler doğrultusunda, kuramsal ve meta kuramsal ilkeler oluşturma çabasına girmişlerdir (bkz: Israel ve Tajfel, 1972; Moscovici, 1970, 1972; Harre ve Secord, 1972; Doise, 1972; Tajfel, 1972). Tartışma ve yeni yaklaşımların en belirgin ortak özelliği ise hepsinin, Amerikan SP sinin bir dekonstrüksiyonunu hedeflemeleri ve alanın, diğer disiplinlerden bağımsız –hatta rakip- kendi özgül araştırma ilgileri ve yöntemleri olan bir disiplin olarak sınırlarını çizmek çabası olmaktadır. Bu çabada sosyal olguyu, hem psikolojinin, hem de sosyolojinin tanımladığından farklı bir biçimde ele almak önemli bir adımdır.</p>
<p>Moscovici (1970a), 1970&#8242;lere dek SP alanında bir konu birliği, sistematik bir ölçütler çerçevesi, tutarlı bir bilgi kümesi ya da tek anlamlı prospektif bir yönelime rastlanmadığına işaret etmiştir. Ona göre SP daha ziyade, farklı ilgi alanlarını özgün yollara çeken, ancak kristalleşmiş bir bilgi oluşumu gerçekleştiremeyen bir düşünce veya araştırma hareketi olarak görülmelidir. Bu durum bir yerleşme sürecinin özel bir biçimi, bir gençlik belirtisi değildir; SP nin kimliği ve oluşma koşulları onun ürettiklerinden hareketle ortaya konabilir. Moscovici&#8217;ye göre bu tür bir çabada iki sorun üzerinde durulmalıdır: (a) SP nin diğer komşu dallara göre yerini belirlemek ve (b) alanın kendi içindeki belrsizliği besleyen gerilimleri ve akımları aydınlatmak.</p>
<p>Moscovici SP yi en kötü durumda ara bir dal, en iyi durumda ise disiplinler arası bir bilim olarak değerlendirmiştir. Birinci görüşe göre SP psikoloji ve sosyoloji aralarında geçiş yolları sağlamak üzere bunların arasında bağlantı kuran ve bütünleştirme rolüne sahiptir. İki Hollandalı araştırmacının (3) 1950&#8242;den bu yana (1970&#8242;e) tek yanlı ve iki yanlı alıntıları analiz ettikleri 4 sosyal psikoloji, 3 psikoloji ve 3 sosyoloji dergisindeki yayınların karşılıklı alıntılarını analiz eden çalışması SP ye böyle bir görevin verilmediğini ortaya koymaktadır. Bu sonuca göre, sosyal psikologlar diğer araştırma alanlarıyla ilişkilerini kendi üzerilerinde merkezileşmiş kişisel biçimde kurmaktadırlar.  Psikoloji ve sosyoloji dergileri arasında belirli bir uzaklık bulunurken, SP dergilerindeki yayınların, diğer ikigrup yayından eşit oranda bilgi aldığı, ancak bu iki grup (sosyoloji ve psikoloji) arasında bir iletişim kanalı oluşturamadığı gözlenmiştir. Diğer bir deyişle, psikoloji ve sosyolojinin ilişkiye geçmesi yalnızca sosyal psikolojinin içinde olmaktadır; SP nin komşu dallarla ilişkisi ise kuramsal düzeyde olup, uygulamaları özgündür. Moscovici&#8217;ye göre, SP nin diğer özgün yanı kendi sorunsalını araştırmak için araç gereç ve araştırma yöntemlerindeki çeşitlilik ve buluşlarıdır. SP karma bir dal değildir; kendi problematiği olan bağımsız bir daldır.</p>
<p>Avrupa sosyal psikolojisi, bir anlamda Amerikan sosyal psikolojisine karşı bir duruştur. Avrupa&#8217;da sosyal psikolojinin kurucularından bir olan Moscovici, yukarıda özetlenen görüşleri doğrultusunda, disiplini diğer yakın dallardan bağımsız olarak kurma ve özgül sorunları belirleme çabası içine girmiştir. Yazara göre, SP nin gerekliliği iki ana bilimin iradi sınırlılıklarından değil, bunlardan ne birinin ne diğerinin doğru olarak kavrayamayacağı bazı olguların varlığından doğmaktadır. Ancak SP de henüz yeterli bir kuramsal bütünleşme bulunmamaktadır. Diğer bilimler için bir yöntemler potası, bir laboratuvar olan sosyal psikoloji kendini arayan bir dal konumundadır (Moscovici, 1970a). Bunun yanı sıra, sosyal psikoloji, birey ile toplum arasındaki çatışmanın bilimidir. Sosyal psikolojinin ilgi alanını, ideoloji (bilişler ve sosyal temsiller) ve iletişim olguları oluşturmaktadır. Birey ve grupların, eylem ve iletişimleri önyargılar, kalıp yargılar, inançlar, tutumlar vb ile kuşatılmıştır; bunlar toplumun, bireyler arası, bireyler ve gruplar arası veya grupların birbirleri arası ilişkileri düzeyinde oluşan sosyal temsillerini ifade etmektedir (Moscovici, 1994).</p>
<p>Moscovici (1992), diğer bir çalışmasında, sosyal temsillerin sosyal psikolojinin başat kavramı; yaşam ile düşüncenin ise sosyal psikolojinin öncelikli alanı olduğunu öne sürmektedir. Yazara göre, bu disiplin modern dünyanın antropolojisidir ve istikrar ve denge sorunları yerine değişme sorunları ile ilgilenmelidir. Sosyal psikolojide bu anlayış hem daha geniş bir zihinsel ve sosyal olgular yelpazesini keşfetmeyi, hem de çağdaş kültürün ve deneyimlerin bağlamında tanığımız şeyleri daha iyi kavramamızı sağlamalıdır. Ayrıca bu anlayış bireyin grubuyla asla çatışmadığı, sürekli denge ve ahenk içindeki organik komünite için hayranlık duymaktan sıyrılmalıdır. Öte yandan tamamen özerk ve izole olan birey ile hemen hemen tümüyle aşkın bir varlık olan toplum arasındaki dikotomiden kurtulmalıdır.</p>
<p>Bu yaklaşıma göre, düşünmek yalnızca bireylere ait bir özellik değildir; grupların değil, bireylerin düşündüğünü kabul eden ve grupların düşünen bireyler üzerindeki –genellikle olumsuz- etkilerini inceleyen yaklaşımın aksine, sosyal temsillerin düşünen toplumun ürünleri olduğu görüşü benimsenmektedir (Moscovici, 1988). </p>
<p>Avrupa sosyal psikolojisinin, Amerikan sosyal psikolojisine karşı duruşu iki tema etrafında incelenebilir. Birinci olarak, Avrupa&#8217;lı araştırmacılar, kendi toplumlarına ait sorunların, diğer deyişle sosyal psikolojinin Avrupa toplumunda refleksiv sonuçlar yaratacak problemlerin, Amerika&#8217;lı araştırmacıların özellikle II. Dünya Savaşı sırasında ve sonraki ekonomik gelişmeler sırasında ortaya koydukları problemlerden farklı olduğu görüşündedir.  İkincisi ise, Avrupa&#8217;da geliştirilen psikososyal bakış, Amerika&#8217;da geliştirilen sosyal biliş yaklaşımından, özellikle epistemolojik temelde önemli ölçüde farklılaşmaktadır.</p>
<p>1960&#8242;ların sonlarına doğru Avrupa&#8217;da kurulan sosyal psikoloji, sosyal bilim kuramının ve araştırmasının, belirli bir toplumun tarihî, kültürel ve sosyo-politik bağlamına dayalı gelişebileceği görüşüne dayanmaktadır. Tajfel (1981c) 1969 yılında Belçika&#8217;da yapılan Avrupa Deneysel Sosyal Psikoloji Kurulu&#8217;nun konferansında iki genel görüşün ortaya konduğuna dikkat çekmiştir. Birinci görüşe göre deneysel araştırma geleneğinin fikirleri ve kuramlarının sosyal psikoloji için uygun ve yeterli olduğu üzerinedir. İkinci görüş ise, deneysel sosyal psikolojinin sosyal bir boşlukta yapıldığını, diğer deyişle gerçek sosyal bağlamlardan uzak ve sosyal bilim kapsamıyla ilgisiz olduğunu ileri sürerek, kuramsal formülasyonlarda yeni yollar aranması gerektiğine işaret etmektedir. Ayrıca bu görüşün taraftarları, araştırmaya yön verecek olan kuramda ne tür bir insan (homo) kurgusundan yola çıkılacağı üzerinde durmuştur.</p>
<p>Moscovici (1972) Amerikan sosyal psikolojisinin gösterdiği gerçek ilerlemenin onun emprik yöntemine veya kuram kurgusuna bağlı olmasından ziyade araştırma temalarını ve kuramlarının içeriklerini kendi toplumunun problemlerine dayandırılmasına bağlamaktadır. Amerikan sosyal psikolojisinin değeri Amerikan toplumunun problemlerini sosyopsikolojik terimlere çevirmesinde ve bunları bilimsel araştırmanın nesnesi haline getirmesinde yatmaktadır. Avrupa sosyal psikolojisi ise Avrupa&#8217;nın kendi realitesine dayanmalıdır. Moscovici&#8217;ye göre bir bilimin metafiziksiz ve pozitivistik olmasına dayalı –hatta o yıllarda ideolojisiz bilime çevrilen bu talep- (1970&#8242;lere gelindiğinde halen) bir gerçek haline gelmiş görünmemektedir. Buna karşın, kuramlar, sosyal değerler ve felsefe(ler)den köklenirken, kendilerini bu köklerden ayırarak bağımsız olarak gelişemezler. Bilim, deneycinin ve deneklerinin sosyal etkileşimini analiz konusu eden bir sosyal kurumdur. O halde, bilimsel bir komünitenin amacının ne olduğu, sosyal düzeni eleştirip eleştirmediği ya da destekleyip desteklemediği soruları sorulmalıdır. Bunlara verilen yanıtlar ve kuramsal aktivitelerin bir sistemini yaratmak, konunun tutarlı gelişimi için temeldir.</p>
<p>Bunların yanı sıra, sosyal psikoloji alanı, kendi sosyal realitelerini yaratan ve birbirleri üzerinde kontrolu olan bireyler ve grupların farklılıkları kadar, birlik ve dayanışmalarını konu edinmelidir. Ekonomi terimleriyle ifade edilirse, ideoloji, birey ve grupların üretimi; birlik ve dayanışmaları tahvilleri; komünikasyon, alış veriş ve tüketimleri; dil ise nakitleri anlamını taşımaktadır. Sosyal psikoloji bu olguların tümünü kuşatmalıdır (Moscovici, 1972).</p>
<p>Tajfel (1981b), ise II. Dünya Savaşının sonuçlarının, sosyal psikolojiye olan ilgisini arttırdığını belirterek, Avrupa sosyal psikolojisinin yeni bir kimlik kazanmasında önemli olan konuların sosyal kalıp yargılar ile etnik ve millî tutumlar olduğunu öne sürmüştür. Tajfel (1981c) sosyal psikolojinin o yıllarda karşı karşıya kaldığı en önemli problem gruplar arası davranışa nüfuz etmiş süreçler hakkındadır. İlgi, insanın insana yönelik tutumlarının temel özelliklerine yönelmelidir. Bu özellikleri, insanın alıştığı düzenlilikler, sosyal bağlam ve sosyal çevre belirlemektedir. Bu durumda deneylerden elde edlen veri ne sosyal davranışın geneli ile ne de bireysel olmamalıdır; zira davranışın gözlenen düzenliği, genel süreçler ve oluştukları sosyal bağlam arasındaki etkileşimin bir sonucudur. Bağlamla ilgili bilgi olmaksızın bir hipotezin teyid edilmesi veya yanlışlanması yanıltıcı olabilir. Öte yandan istatistik araçlar, araştırmanın gelişigüzel bireysel farklılıklarla ilgili olup olmadığını anlamaya yardımcı olacaktır. Tajfel&#8217;e göre, sosyal psikolojinin, sosyopsikolojik insanın (homo) biricik karakteristiği olan sosyal davranışla geniş ölçüde ilgilenmesi için insanın tür olarak yapmaya muktedüir olduğu genotipik davranışlar ile sosyal hayvan olarak ortaya koyduğu fenotipik davranışlar arasında  ayırım yapılması, sosyal psikoloji hipotezlerinin geliştirilmesinde önem taşımaktadır.</p>
<p> İkinci olarak Moscovici&#8217;nin önerdiği psikososyal bakışın gelişimi, sosyal psikoloji literatüründe hakim olan çeşitli yaklaşımların bir sınıflamasına ve bu sınıflamaya göre ortaya çıkan problemler etrafında söz konusu yaklaşımların eleştirisine dayanmaktadır. Tajfel (1981c), birçok sosyal psikoloji araştırmasında geçen kuramların sosyopsikolojik olmadığına dikkat çekerek, Moscovici&#8217;nin kaygılarını paylaşmıştır. Moscovici (1970a), SP nin etkinliğini amibsi bir harekete benzetmiştir; yani yükselme ve birikimden çok, bir yayılma söz konusudur. Yazar, kuramsal bütünleşme yokluğuna ve deneysel dağılmaya neden olarak veri toplama gayretkeşliğine işaret eder. Ancak bu sadece görünen bir nedendir. Bu saptamalar ve yansıttıkları rahatsızlıklar, psikososyolojik araştırmada rol oynayan ve alanı, daha derin bir düzeyde parçalayan değerlerdeki farklılıktan doğan bir durumun belirtisidir. Bu anlamda SP bir akımdır; türlü gerilim alanlarını barındıran, ancak az çok göreceli homojen kaygı/uğraşların alanıdır. Karşıt görüşler ise alanı canlandıran yaratıcı tartışmalara yol açar; bir dezavantaj değil, avantajdır.</p>
<p>Moscovici aynı eserinde sosyal psikoloji içinde üç gerilim alanı ayırt etmiştir: (a) Anket-deney taraftarı olmak, bilimsel bir topluluğu iki entellektüel dünyaya ayırmaktadır. Bunlardan birini ya da diğerini seçmek, yazara göre kapısı sadece ilkelerini tartışmasızca benimseyenlere açık olan bir topluma girmeye benzemektedir. Bu gerilim ile başa çıkmanın yolu olarak, yazar, dalın çekirdeğine deneysel yöntemi alarak onu kuramsal bir çözümlemeye bağlı kılmak ve deneyin öncesine ve sonrasına anket ve gözlemi koyarak, metodolojik zincirin yeniden kurulmasını önermiştir.</p>
<p>(b) İkinci olarak SP bulgularının hangi yönde genellenebileceği bir diğer gerilim alanıdır. Bu noktada temel sorun, biriktirilen sonuçlar bütününü ve sorunları sistematikleştirmek ve derinleştirmek hangi genel ve özgül açıklama çerçevesinde yapılacağı üzerinedir. SP kuramsal bir oluşumun içinde gelişmediği için bu genelleme bizzat alanın içinden yapılamamaktadır; psikoloji ve sosyolojinin konusuna uyarlanabilir nitelikte ve önceden yapılanmış bir başka bilgi düzeyine doğru SP verilerinin genişletilmesiyle bu eksiklik giderilmek istenmiştir.</p>
<p>Psikolojinin arka planından yararlanarak genelleme yapanlar ve bireyseli tek yönlü olarak sosyale getişletenler, incelenen bütünlüğün (entite) özelliklerini ihmal etme eğilimindedir; daha ziyade bunların oluştukları koşullardan bağımsız ve genel oldukları varsayılan mekanizmalara başvurulmaktadır. Bu tavır, SP nin konularına hiçbir özellik tanımamaktadır. Bu yönelimde üç postülaya dayanılmaktadırlar: a. Sosyal olan sosyal olmayandan daha karmaşıktır ve olgular hiyerarşisi, basitten karmaşığa; bireyden gruba doğrudur. b. Sosyal olan özgül olguların varlığını içermez; fizyolojik yasaların psikolojik yasaları, bunların da sosyal yasaları açıkladığı kabul edilir. c. Sosyal olan ve olmayan arasında temel bir ayrılık bulunmamaktadır (Alport). Bu görüş SP yi genişletilmiş bir bireysel psikoloji yapmaktadır. </p>
<p>Sosyolojik yaklaşımda ise bireyler ve gruplar, onları oluşturan özellikleri arasındaki sosyal ilişkilerden bağımsız bir takım tözsel bütünlükler olarak ele alınmaktadır. Bu durumda da SP betimsel ve sınıflayıcı bir görevi aşamamaktadır.  </p>
<p>Moscovici, bireysel-sosyal karşıtlığını aşan, psikolojik oluşumların evriminde sosyal ilişkileri temel alan ve sosyal psikolojik olguları tam bir bağımsızlık içinde açıklayıcı bir bakış açısına sahip iki örnek üzerinde durmuştur: (a) Bireysel kimliğin sosyal gruplara referansla saptandığını gösteren ve grupların bir ilişkiler alanı olarak örgütlendiğini açıklayan Şerif&#8217;in çalışması ve (b) grup üyelerinin tutum, davranış ve rollerini, grup içi ilişkileri işe katan, Festinger, Riecken ve Schachter&#8217;in tutum değişimi çalışmaları.</p>
<p>(c) Üçüncü gerilim noktası sosyal psikolojik yaklaşıma özgü birimlerin tanımı ile ilgilidir. SP sosyal etkileşimi konu edinir; ancak sosyal etkileşimin ne olduğu konusunda tavırlar farklılaşmaktadır; üstelik sosyal etkileşimi gibi iyi tanımlanmamış bir kavramı konu almak, SP üzerinde konusuz kalma tehlikesi yaratmaktadır. Bu kavramı öne çıkarma aslında SP nin çözümleme ve gözlem biriminin tanımında karşılaşılan gerçek güçlükleri örtmeye hizmet etmektedir. Geçmişten SP ye miras kalan gelenek ve eğilimler sosyal psikolojik objenin değişik temsillerinin ortaya çıkmasını getirmiştir; ki bu temsiller etkileşim paravanasına rağmen birbirinden farklı birçok SP ye yol açmaktadır.</p>
<p>Moscovici, birbirinden farklı obje temsillerini iki ana başlıkta toplamıştır: (a) Taksonomik ve differansiyel versiyonlarıyla bireyselci bakış açısı, (b) sosyal bakış açısı.</p>
<p>Bireyselci bakış açısı ego-obje ya da uyaran-tepki şemasından hareket ederek davranışın sosyal ya da sosyalleştirilmiş yanını anlamaya yarayacak değişkenleri belirlemeye çalışır. Taksonomik ve diferansiyel bakış E-O ilişkisindeki ögelere verilen anlam ve önemin derecesi bakımından farklılaşmaktadır. Taksonomik akım E-O ilişkisini formüle ederken, öznenin (ego) bireysel ya da kollektif, insanî ya da insanî olmayan özelliklerinin önemsiz olduğunu kabul etmektedir; ancak obje sosyal olanlar ve olmayanlar şeklinde farklılaşmaktadır. Bu görüşün etkisindeki SP, psikolojik betimlemeyi, bir uyaran kategorisinden diğerine yaymayı, genel psikolojik olguların özgül durumlarda hangi biçimlerde bulunduklarını aramayı amaç edinmektedir (örneğin Şerif&#8217;in otokinetik etki deneyi, Yale grubunun ikna edici bir iletişimde kaynağın sosyal özelliklerini araştırmaları vb.). Taksonomik yaklaşım, uyaran (nesne) sosyal ise araştırma SP, fiziksel ise genel psikoloji kapsamına gireceği çıkarımı nedeniyle; (diğer deyişle bir uyaran alanına ait bir dizi değişkeni ayırt etmek ve yasalarını inceleme amacı nedeniyle), SP ye özgül bazı sorun ve olgulara sahip olma imkanı bırakmamaktadır. Diferansiyel bakış ise, gözlenen tepkinin nedenini öznenin (ego) özelliklerinde görerek, uyaran tipini dikkate almaksızın çeşitli birey kategorilerinin toplum içinde nasıl davrandıklarını ve sosyal çevrelere (ki fiziksel çevre ile farklılaştırılmamıştır) nasıl girdikleri üzerinde durmaktadır [örneğin, bireylerin bilişsel tipine (soyut-somut; basit-kompleks), güdülere göre (gruba katılma, onay ihtiyacı), tutumlara göre (etnosantrizm-dogmatizm) telkin edilmeye yatkınlıklarını araştırmak] ya da grupların işleyiş ve doğuş özelliklerini, evrimlerinin dinamiğini tanımak için, grupların nicel ve yapısal özelliklerinin bir listesi yapılmaktadır. Bu yaklaşım, SP nin kuram geliştirmesinde engelleyicidir. Zira, örneğin iletişimin etkisi bireyin az ya da çok etkilenebilir karakterine göre anlaşılabiliyorsa bu iletişimi tanımak gereksizdir. Moscovici &#8216;böyle bir çalışmayı kişilik psikolojisinden nasıl ayırabiliriz?&#8217; sorusunu tartışır. Yapılan iş sadece, bazı psikolojik mekanizmaları, sosyal psikolojik bir ortam içinde inceleyerek daha iyi anlamak ve sosyal mekanizmaların bazı kişilik tipleri üzerindeki etkisini belirlemekten öteye gitmemektedir. Bu bakışın sosyal durumun nicel katsayılarını, parametrelerini belirleme amacı betimlemeler ve korelasyonlar düzeyinde kalacak bazı sonuçlara varmaya yol açmaktadır.    </p>
<p>SP yi diğer sosyal bilimlerden ayırt eden özelliği, konusundan ziyade kendine özgü bakışıdır (Moscovici, 1994). Psikososyal bakış olguların ve ilişkilerin üçlü bir bakışı ile nitelendirilebilir. Özelliği, klasik felsefenin mirası olan iki terimli ve iki kutuplu ilişkiye (özne-obje) üç terimli bir ilişki (bireysel özne-sosyal ozne-obje) ikame etmesidir. Diğer bir deyişle, psikososyal bakışı benimseyen sosyal psikoloji, ego-alter-obje (farklılaştırılmış) ilişkisine dayalı inceleme yapar. Moscovici&#8217;nin önerdiği sosyal bakış açıs, E-O ilişkisini, bir başka öznenin, bir &#8216;Alter&#8217;in işe karışması ile aralamaktadır; burada model özne ile öznenin, öznelerle objelerin karmaşık bir ilişkisine dönüştürülmüştür. Bu saptamalar, gerçek veya imajiner, sosyal veya sosyal olmayan objeyle, yani gerçeklikle ilişkileri analiz etmek için Diğeri&#8217;nin hangi tarzda (Örneğin bize benzeyen Diğeri, yani &#8216;alter ego&#8217; ya da farklı Diğeri yani &#8216;alter&#8217; ile ilişki matrisleri çerçevesi sağlar.) ele alınacağını gösterir.</p>
<p>Avrupa sosyal psikolojisi, halen Tajfel ve Moscovici&#8217;nin çekirdeğini oluşturduğu hareket çevresinde gelişmekte ve farklılaşmaktadır. 1970&#8242;li yıllarda alanın önde gelen isimleri sosyal psikolojinin amacı, epistemolojisinin yanı sıra, metod sorunlarına eğilmişler ve araştırma için kriterler geliştirmişlerdir. Tajfel öğrencisi Turner ile birlikte sosyal psikoloji alanına gruplar arası davranışı anlamak için sosyal kimlik kuramını kazandırmıştır. Turner, ilerleyen yıllarda, bilişsel sosyal psikoloji ile uzlaşacak olan sosyal kategorizasyon kuramını geliştirmiştir.</p>
<p>Bunların yanı sıra, Billig (1991) sosyal psikolojiye retorik yaklaşımı dahil etmiştir. Retorik yaklaşıma göre düşüncenin doğası tartışmacı (argumentative) bir nitelik taşımaktadır. Bu sayede toplumda farklı görüşlerin bir arada bulunması ve meşruluklarını kazanması mümkün olmaktadır. Ayrıca sosyal temsiller de, sağduyunun yeni versiyonları olarak bu tartışmacı özelliği taşımaktadırlar (ayrıca bkz: Billig, 1985; 1989; 1992). Billig, 1987 yılında aralarında j. Potter, D. Edwards, C. Antaki ve M. Wetherell de bulunduğu bir grup yazar ile Loughborough Üniversitesi&#8217;ne bağlı olan Söylem ve Retorik Grubu&#8217;nu kurmuştur. Söylem analizi ve retorik üzerinde çalışmalar halen disiplinler arası etkileşim içindedir.</p>
<p><strong>C.ii. Meta-bilimsel düzeyde sosyal psikoloji</strong></p>
<p>Psikoloji, aydınlanma düşüncesine dayalı olarak beliren modern disiplinlerden biri olarak doğmuştur. Uzun geçmişine rağmen modern psikolojinin bilimsel temelleri, disiplinin deneysel bir bilim olmaya başlamasıyla açıklanmaktadır.</p>
<p>Meta-bilimsel çerçevede sosyal psikoloji incelendiğinde, beş gerilim alanı ön plana çıkmaktadır. Farr (1996) bunlardan özellikle dördü üzerinde durmaktadır: (a) Sosyal psikolojinin bir bilim olarak gelişmesinde meta-kuramsal tercihler, (b) sosyal psikolojinin sosyolojiye ve psikolojiye dayalı formları, (c) Batı düşünme geleneğine içkin bireyciliğin bir ideoloji olarak disipline yansıması, (d) Kartezyen ve Hegelian geleneklerin disiplin üzerine etkileri. Bu faktörlere (e) kuramsal yapıdaki farklı kök metaforların önemi eklenebilir.</p>
<p>(a)Gergen (1973) sosyal psikolojinin meta kuramının aydınlanma düşüncesinin ideolojisine uygun olarak pozitivizm olduğunu öne sürmüştür. Felsefe içindeki uzun geçmişine rağmen modern psikolojinin bilimsel temelleri, disiplinin deneysel bir bilim olmaya başlamasıyla açıklanmaktadır. Bruno’ya (1982; 41)  göre deneysel bir disiplin olarak psikolojinin temelleri İngiliz deneyimcilerinin görüşleri ve fizyoloji alanındaki çalışmalara dayanmaktadır.</p>
<p>Pragmatist görüş SP içinde pozitivizme karşı bir alternatif sunmaktadır. James, pragmatizmin iki noktaya değindiğini öne sürmüştür. (a) Her şeyden önce doğruları değerlendirme yolu, temel bir tanıma uygunluğu veya yanlışlığına bakılarak değil, onun ahlakî (moral) ve estetik sonucu etrafında değerlendirilir. Diğer bir deyişle, aynı sonucu taşıyan iki farklı doğru fonksiyonel olarak aynıdır. (b) İkinci olarak, Pragmatizm gerçeğin birbiriyle çelişik tanımlarını uzlaştırır. Örneğin insanlar, eğer farklı inançlar ortak ve söz birliğine varılmış sosyal davranışa yol açıyorsa, kendi inançlarını farklılığa rağmen sürdürebilir (Wozniak, 1996). Pragmatizm, Amerika&#8217;da sosyal etkileşimcileri ve son yıllarda popülerlik kazanan konuşma analistleri (örneğin Shotter, Gergen) üzerinde etkili olmuştur. Dön: Harré etojenik psikoloji.</p>
<p>Diğer bir meta-kuram, Kant&#8217;a dayalı Alman ekolünden gelmektedir. Sosyal psikoloji alanının ilgileri ilk kez Wundt tarafından 1900-1920 yılları arasında yazdığı 10 ciltlik Völkerpsikologie eserinde betimlenmiştir. Wundt&#8217;a göre deneysel psikoloji Naturwissenchaften&#8217;in parçası iken, sosyal psikoloji, Geisteswissenschaften içinde yer almaktadır. Wölkerpsikologie&#8217;nin çalışma nesnesini, dil, inanç, adet, mit, büyü ve soy konuları oluşturmaktadır. Wundt bu kollektif fenomenlerin, birbirleri ile karşılıklı etkileşimlerinden doğduğunu ve birey bilinci kavramından çıkarsanamayacaklarını öne sürmüştür. Ona göre yüksek zihinsel süreçleri deneysel olarak araştırmak olanaklı değildir ve örneğin kültür, bilincin alanında değil, dışındadır; bu anlamda zihnin dışsal tezahürleridir, dolayısıyla zihin ancak bu çerçeveden analiz edilebilir (Farr, 1996).</p>
<p>Aslında Wundt ve James, psikolojide pozitivist görüşün dışında kalan iki kuramcıdır. Pragmatist görüşün savunucusu James&#8217;e göre, pragmatizm, iki önermeye dayanmaktadır. Birincisi, doğruyu değerlendirme yolu,   James&#8217;in görüşleri, kısmen Mead&#8217;in benlik kuramında devam ederken, son yıllarda yaygınlaşan bağlamsalcı görüş ve sosyal kurgulamacı yaklaşımın temellerini oluşturmaktadır.</p>
<p>Wundt&#8217;un Völkerpsychologie anlayışı ise, Dilthay&#8217;ın temellerini kurduğu Geisteswissenschaft</p>
<p>görüşüyle tamamen tutarlıdır.</p>
<p>Öte yandan sosyal psikolojinin öncülleri, literatürde, Triplett&#8217;in 1898&#8242;de gerçekleştirdiği alanın ilk laboratuvar çalışması kabul edilen sosyal kolaylaştırma deneyi, Cooley&#8217;in &#8216;Human Nature and Social Order&#8217; kitabı ve  McDoughall ve Ross&#8217;un aynı yıl yayınlanan (1908) ve daha sonraki yıllarda sosyal psikolojinin sosyolojik ve psikolojik formlarının köklerini oluşturan Sosyal Psikoloji ders kitapları olarak geçmektedir. 1918&#8242;de Thomas ve Znanienki&#8217;nin Chicago&#8217;daki Polonya göçmenleri ile yaptıkları alan araştırması ve 1922&#8242;de M. Prience&#8217;in &#8216;Journal of Abnormal and Social Psychology&#8217; yi  (1965&#8242;de bu dergi Journal of Personality and Social Psychology adını alacaktır.) kurmasını takiben Allport 1924 yılında davranışçı perspektiften yazdığı sosyal psikoloji ders kitabı ile alanın ilk sistematik tanıtımını yapmıştır. Bu kitapta, Allport, sosyal psikolojide deneysel metodun kullanımını savunmakta ve gelecek on yıl için bir araştırma ajansası sunmaktadır (Gergen, ……., Introduction to SP,is sp a science?)</p>
<p>(b) Sosyolojik sosyal psikoloji ve psikolojik sosyal psikoloji</p>
<p>© Sosyal psikolojide bir ideoloji olarak bireycilik</p>
<p>(d) Sosyal psikolojide Kartezyen-Hegelyen bilim anlayışı</p>
<p>(e) Kuramsal yapıda rol oynayan farklı kök metaforlar</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.dersyerimiz.com/index.php/sosyal-psikoloji-kuraminda-temel-gerilim-alanlari.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Kitle İletişim Araçlarının Etkileri</title>
		<link>http://www.dersyerimiz.com/index.php/kitle-iletisim-araclarinin-etkileri.html</link>
		<comments>http://www.dersyerimiz.com/index.php/kitle-iletisim-araclarinin-etkileri.html#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 09 Mar 2009 13:13:03 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Sosyoloji Dersi]]></category>
		<category><![CDATA[Gopher]]></category>
		<category><![CDATA[Internet Nedir?]]></category>
		<category><![CDATA[kitle iletişim araçları]]></category>
		<category><![CDATA[TCP/IP Nedir?]]></category>
		<category><![CDATA[Telnet]]></category>
		<category><![CDATA[Usenet]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.dersyerimiz.com/?p=1031</guid>
		<description><![CDATA[Kitle İletişim Araçlarının Etkileri               Kitle iletişimi toplumsal araştırmalarda üzerinde ısrarla durulan ve belki de en az açıklığın sağlandığı konu değişik araçların etkileridir. Birçok ülkede kitle iletişim araçları izlenirken sarf edilen zaman ve bu araçların üretim ve dağıtımı için ayrılan kaynakların miktarı düşünüldüğünde, böyle bir sorgulamanın nedeni yeterince anlaşılabilir. Bir yanıt oluşturmak için çok şey [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Kitle İletişim Araçlarının Etkileri</strong></p>
<p>              Kitle iletişimi toplumsal araştırmalarda üzerinde ısrarla durulan ve belki de en az açıklığın sağlandığı konu değişik araçların etkileridir. Birçok ülkede kitle iletişim araçları izlenirken sarf edilen zaman ve bu araçların üretim ve dağıtımı için ayrılan kaynakların miktarı düşünüldüğünde, böyle bir sorgulamanın nedeni yeterince anlaşılabilir. Bir yanıt oluşturmak için çok şey yazılmış ve epeyce araştırma yapılmışsa da konunun hem kitle iletişim araçlarının genel önemi, hem de özelde kitle iletişiminin belirli düzeylerinin olası etkileri açısından yine de tartışmalı olduğu kabul edilmelidir. Bu konuda bitmeyen zorluklardan birisi araçların etkilerini araştıranlarla kitle, kitle iletişim araçları üreticileri ve alanda kamu politikalarını oluşturanlar arasındaki iletişim eksikliğinden kaynaklandığından tartışma kaçınılmaz olarak kullanılan terimlere bazı açıklıklar getirilmesiyle başlamıştır.<span id="more-1031"></span></p>
<p>             Kitle iletişim araçları içerikleri ve örgütlenmiş biçimleriyle çok çeşitlilikler gösterir ve toplum üzerinde etkili olabilecek geniş bir alandaki faaliyetleri kapsarlar.</p>
<p>             Birey, grup, kurum ister bütün toplum ya da kültür düzeyinde olsun, etkilerin hangi düzeyde oluştuğu konusunda açıklığa sahip olmak zorunluluğudur. Bunların her biri veya hepsi herhangi bir yolla kitle iletişiminden etkilenebilir. Kitle iletişim araçlarının sadece bireysel siyasi görüşleri değil, yürütülüş ve başlıca etkinliklerinin düzenlenme biçimlerini de etkilenmesinin olası olduğu siyaset alanı iyi bir örnek oluşturmaktadır.</p>
<p>                  İletişimin geniş, heterojen ve bilinmeyen izleyiciye doğru yöneltilen şeklidir. Genişliğin ölçüsü iletişimcinin / göndericinin izleyicilerle yüz yüze bir şekilde ilişki kurma olanaksızlığıdır. Heterojen olması kesinlikle saptanmış belli bir grup, elit gibi kamuya açık olmayanın ötesinde olmasıdır. Bilinmeyenin anlamı göndericiye izleyicilerin genellikle yabancı, bilinmeyen kişiler olmasıdır.</p>
<p>               Kitle iletişime hızlı, kamusal ve geçici olarak tanımlanabilir: Kamusaldır, çünkü ileti halkın izlemesine açıktır. Hızlıdır, çünkü ileti izleyicilere kısa sürede ya da aynı zamanda yetişmesi için hazırlanmıştır. Geçicidir, çünkü genellikle o an, alındığı an, tüketilmesi amaçlanmıştır, devamlı kayıtlara geçmesi için değil. Bunun istisnası film, radyo ve video kütüphaneleridir.</p>
<p>                  Kitle iletişim araçları geniş izleyici topluluklarının ilgisini çekmesi, düşüncelerinin değiştirilmesi ve davranışlarında değişiklik gösterebilir. Kitle iletişim araçları toplumdaki bireyler arası düşünce tarzındaki farklılıkları ortaya çıkartır ve bu sadece bireyler arası değil örgüt, grup ve kurumlar arasında da olur.</p>
<p>              <strong>Kitle İletişim Etkisi Üzerine Araştırmaların Tarihi</strong></p>
<p>              Kitle iletişimi araştırmalarının &#8220;doğal bir tarihi&#8221; vardır. Araçların etkilerinin incelenmesi kamuyu çok yakından ilgilendirmektedir. Bir yanda suç, şiddet, kültürel ve ahlaki durum, iletişim araçlarının eğitici ya da beyin yıkayıcı gücü gibi kaygı kaynağı başlıca konular vardır. Bunların her biri , zaman içinde artan ya da azalan önemlerde etkilere uğramışlardır. Diğer yandan da kullanılan iletişim aracının ya da onun kullanım biçiminin değişmesine neden olan teknoloji ve sosyal davranıştaki değişme olguları bulunmaktadır. Popüler gazeteler, çizgi dergiler, sinema, radyo ve televizyon kamunun ilgisini üzerlerinde toplayış sırasıyla birbiri ardına araştırma konuları olmuşlardır. Kitle iletişim araçları sanayinin gereksinmeleri, özellikle reklamcılığın etkililiği konusuyla ilgilenmeleri de önemli bir rol oynamıştır. Kitle iletişim araçlarının modern toplumlara katkısının anlaşılabilmesinde temel olabilecek birçok konuda boşluklar bulunduğunu kabul etmemiz gerekir.</p>
<p>                Bununla beraber bazı ilerlemeler kaydedilmiştir. İletişim araçlarının etkisinin araştırmakla olduğu elli yılı aşkın süreyi üç ana aşamada inceleyebiliriz.19 uncu yüzyılın sonunda 1930&#8242; lara kadar süren birinci aşamada iletişim araçları Avrupa ve Kuzey Amerika&#8217; da görüş ve inançları biçimlendiren, yaşam alışkanlıklarını değiştirebilen, davranışların yönlendirilmesinde etkin olan, bazı dirençlerle karşılaşması halinde dahi siyasi sistemleri belirleyen önemli bir güç olarak değerlendirilmekteydi. Böyle görüşler, bilimsel araştırmalara değil, popüler basının, sinemanın, radyonun ilgi görerek izleyizi topluluklarının toplumun geniş kesimlerine doğru hızla yaygınlaşmasının ampirik gözlemlenişine dayandırılmaktaydı. Ayrıca iletişim araçlarının bu denli güçlü olduğu varsayımı reklamcılar, Birinci Dünya Savaşında hükümet propaganda görevlileri, gazete sahipleri ve totaliter devletler yöneticileri arasında destek bulmuş ve bu koşullarda hemen herkesçe en doğru düşünce olarak benimsenmiştir. Kitle iletişim araçlarının -araştırmaların çoğunun yapıldığı dönemde mevcut başlıca araçlar radyo, film ve baskıdır- bireysel kanaatleri, tutumları ya da davranışları değiştirmede doğrudan katkıların pek olmayacağı gibi, suç işlenmesinin saldırganlığın veya beğenilmeyen diğer sosyal olguların da doğrudan nedeni olmadıkları ortaya çıkmıştır. Araştırmalar elbette değişik iletişim araçlarının hiç etkileri olmadığını göstermemiştir; ancak başka toplumsal olguların öncelikli geldiğini belirlemiş ve iletişim araçlarının gücünü varolan toplumsal ilişkilerin yapısı ile kültür ve inanç sistemi çerçevesinde yerini bulduğunu ortaya çıkarmışlardır.</p>
<p>                 Kitle iletişim araçları hemen hemen her şeyden etkilenmiştir. Ortaya çıkan yayınlar ile kitle iletişim araçları genişletilmiştir. Zamanla toplumdaki davranışlar değişmiş ve kitle iletişim araçlarını gelişmiştir.</p>
<p>          <strong>       Kitle İletişim Araçlarının Süreç ve Modelleri</strong></p>
<p>                 Etkilerin nasıl ve niçin beklenildiği gibi olduğu ya da olmadığının kavranması yolunda bazı ilerlemeler kaydedilmiştir. Kitle iletişiminin etkilerini araştırılırken sorulara yanıt bulmada güçlük çekilmesinin nedenlerinden birisi, etkilerin ortaya çıkışıyla ilgili mekanizmalar konusundaki bilirsizliktir.</p>
<p>                  İletişim araçlarının iletilerinin izleyici topluluğu üyelerinin kişilik özelliklerine göre belirli uyarılma nitelikleri olduğu kabul edilerek, izleyici topluluklarının gösterdikleri çeşitliliğin değerlendirmeye alınması amaçlanmaktadır. Bu, kısacası karmaşık uyarılara karşı farklı kişilerinin tepkilerinin de farklı olacağını da anlatmaktadır. İletişim araçları davranış biçimlerini dolaylı olarak etkilemektedirler. Bu kitle iletişim araçlarının etki gücüne gösterilen ilginin canlı kalmasına yardımcı olan temel süreçlerden birisini ortaya çıkaran önemli bir belirlemedir. Çünkü , inşa edilmiş bir dünya ve toplumsal yaşam imgesi ile sosyal gerçekliğin tanımlarını sağlayarak kitle iletişim araçların bilinç üzerinde doğrudan etkide bulundukları düşüncesini içermektedir. Gerçekten de izleyici toplulukları üyeleri, kendileri ve sosyal dünyaları hakkındaki bilgileri iletişim araçlarıyla toplumun kendilerine sunuç biçimlerinden öğrenirler. Yaşamdan uygun davranma için gerekli bilgileri iletişim araçları sağlarlar ve bu bilgiler zaman içinde uzun bir toplumsallaşmış süreciyle birikirler. İletişim araçlarının bireyler üzerinde etkileri sadece dolaylı değildir. Birey bu etkilere çok önceleri, geçmişte de uğramış olabilir. Böyle bir sürecin incelenmesinin zorluklarını dile getirmeye bile gerek yoktur. Ancak böylece hiç olmazsa dikkatimiz iletişim araçlarının içeriğine, zaman içinde tutarlı olup olmadıklarına bakılması gereğine ve değişik iletişim aracı kaynaklarına yönelmiş olmaktadır.</p>
<p>                Kitle iletişim araçları bireylerin siyasal sistem üzerine bilgilerini de bu sisteme bağlılıklarına etkileyebilirler. Bu etkileme iletişim aracının yapısının değişmesine bağlı olarak zaman içinde gerçekleşebileceği belirli insan ya da konuları iletişim araçlarında yer buluşuyla da olabilir.</p>
<p>                 Kitle iletişim araçlarını bireyler, kurumlar ile toplum ve kültür için önemli sonuçları olduğunu ortaya koymaktadır. Çok kesin nedensel bağları göstermemiz ya da gelecekle ilgili güvenilir öngörülerde bulunamayışımız varlığımız bu sonucu ortadan kaldırmaz. Kitle iletişim araçlarının gücü konusu işe, daha farklı bir şeydir. Bu, özünde, kitle iletişim araçlarını, yöneten, onlara sahip olan ya da denetleyenlerin ya da bir iletide bulunmak için onları kanal olarak kullananların başkalarına yönelik amaçlarını ne kadar etkin olarak yerine getirdiklerini ya da getirebildiklerini sormaktadır. Böyle bir görüşün dayanağı, tartışmalarla açığa çıkarılmıştır. Kitle iletişim araçları üzerinde denetim, çeşitli olanaklar sağlar. Birincisi , kitle iletişim araçları belirli sorunlara, çözümlere ya da insanlara çekip yönlendirerek güç sahibi olanları kayırıp buna bağlı olarak da rakip birey ya da gruplara yönelmesini önlerler. İkinci olarak kitle iletişim araçları statü sağlar, meşruiyeti güçlendirir. Üçüncü olarak, kitle iletişim araçları belli koşullarla inandırma ve seferber etmenin bir kanalı olabilir. Dördüncüsü , kitle iletişim araçları belirli toplulukların oluşmasına ve varlıklarını sürdürmesine yardımcı olabilir. Beşincisi , iletişim araçları psişik ödül ve doyumları sunulmasında araç olabilir. Rahatlatır , eğlendirir ve gururları okşayabilir. Genellikle kitle iletişim araçları toplumda bir iletişim aracı olarak aldıklarını geri vermektedirler. Aynı zamanda hızlı, esnek, planlanmaları ve kontrolleri kolaydır.</p>
<p>                <strong>Etkinin Kanıtları</strong></p>
<p>                Kitle iletişim araçlarını etkilerini inceleyen araştırmaları anlamlı bir biçimde tartışabilmek için bileşik bir sorunu daha önce değinilen düzey, etki ve süreç türü, araştırma yöntem ve stratejisi gibi çeşitli ayrımları yansıtan bir dizi başlık altından ele almak yararlı olacaktır. Ayırt edici özellikleri olan ve ayrı değerlendirilmeleri gereken bir dizi iletişim araçları durumları ve süreçleridir. En önemli iletişim araçları durumları şunlardır: 1) Kampanya, 2) Toplumsal gerçekliğin tanımlanması ve toplumsal normlar, 3) Ani tepki ya da reaksiyon, 4) Kurumsal değişme, 5) Kültür ve toplumda değişmeler.</p>
<p>            <br />
              K<strong>ampanya</strong></p>
<p>              İletişim araçlarının etkileri veya etkililiği üzerine yazılanların çoğu ya kampanyalar konusunda yapılan araştırmalardan çıkartılmıştır. Ya da varsayımsal kampanya durumlarına ilişkin kestirimleri kapsamaktadır. Gerçekte , kampanya iletişim araçlarının ne en yaygın rastlanıldığı koşulları gösterir ne de izleyici topluluklarının en olağan olarak karşılaştığı bir durumdur. Kampanya değişen derecelerde aşağıdaki özellikleri gösterir: Belirli amaçları vardır ve bunları gerçekleştirmek için planlanmıştır; belirli ve genellikle kısa olan bir zaman süresi vardır; yoğundur ve geniş bir alanı kapsamayı amaçlar; ilke olarak etkililiği değerlendirmeye açıktır; dayanakları genellikle yetkileridir; hedef kitlesi içinde popüler olması gerekmez ve onlara &#8220;satılmak&#8221; zorundadır; çoğu kez paylaşılan değerlerden oluşan bir çerçeveye oturtulmuştur. Kampanya genellikle kendileri tartışmalı olamayan amaçları gerçekleştirmeye çalışır; oy verme, bağışta bulunma, satın alma, eğitim, sağlık, güvenlik gibi. Bu biçim iletişim içeriğinin çok değişik çeşitliliğini, günlük örneklerini ve ayırt edici özelliklerini kolayca görebiliriz. İzleyici topluluğuna ilişkin etkenler içinde en açık birinci koşul bir kitleye ulaşılma zorunluluğudur. İkincisi ise, ulaşılan kitlenin büyüklüğü tek başına ulaşılmak istenilenlerin kapsanmasının güvencesi olmadığından, izleyici topluluğundan uygun olanları mutlaka ulaşılmasıdır. Önceden bilgilendirirmiş ve iyi yönlendirirmiş bir kitleye ulaşan bir &#8220;bilgilendirme ve yönlendirme&#8221; tarafından anlatılmaktadır. Üçüncü koşul izleyici topluluğunun en azından ters duygularla dolu ya da dirençli olmamasıdır. Bu sınırlama en çok siyasal kampanyada görülür. Dördüncüsü , izleyici topluluğu içinde kişisel iletişim ve ilişkili kişiler arasından statünün yapısı, kitle iletişim araçlarıyla yürütülen kampanya ve onun amaçlarından yana ise başarı çok daha büyük olur.</p>
<p>             <strong>Toplumsal Gerçekliğin Tanımı ve  Toplumsal Normların Oluşumu</strong></p>
<p>             Burada esas olarak çok kez rastlantısal, planlanmamış ve alıcı için bilinçsiz, gönderici bakımından ise neredeyse her zaman belirli bir amaca dayanmayan, iletişim araçları yoluyla öğrenme sürecini ele almaktayız. Bu nedenle &#8220;etkililik&#8221; kavramının kullanımı, toplumsal gelişmede iletişim araçlarını planlanmış ve bilerek bir rol üstlendiği toplumlar dışında genellikle yerinde olmayacaktır. Sosyalist iletişim araçlarının bazı yönleri ya da gelişmekte olan ülkelerde kullanılmakta olan iletişim araçları için bu kavram uygun olabilir. Olup bitenin başlıca iki yönü vardır. Bir yön iletişim araçları ile sunulan toplumsal dünyanın tutarlı görüntü ve izleyici topluluklarının gerçekliği sunulan bu biçimini &#8220;olguları&#8221; , normların, değerlerin, beklentilerin gerçekliği olarak benimsemesi, bir diğer yön de bireyin davranışlarının ve ben kavramının biçimlenmesin yeri olan iletişim araçları ile kişinin kendisi arasında sürekli ve selektif bir iletişim olmasıdır.</p>
<p>                İletişim araçlarının şiddet olayları üzerine etkileri tartışıldığında çok kez tam tersi bir sonuç çıkarılmaktadır. Genel kamuoyunun toplumda yasa tanımazlığın artışında hala önemli ölçüde iletişim araçlarını sorumlu tuttuğu anlaşılmaktadır. Bu görüş büyük olasılıkla çok nadiren &#8220;kazanan taraf&#8221; olarak gösterilse de cürümce şiddetin iletişim araçlarında çok sık yer bulunmasından kaynaklanır. Etkilerin güç ve yönü ne olursa olsun kitle iletişim araçlarının şiddet, suç ve toplumsal olarak kınanan davranış tasarımlarının en inandırıcı kaynağı olduğu ve kişisel ve ortak izlenimlerinin biçimlenmesi için malzeme sağladı görüşünün yaygın görüş olduğu sonucuna varmak haklı gibi görünmektedir.</p>
<p>         <strong>        Ani Tepki ve Tepkinin Etkileri</strong></p>
<p>                 Kitle iletişim araçlarının edinilen bilginin aniden yaygın ve ortak panik halinde tepkilere yol açabileceği çokça tartışılmış ancak pek seyrek olarak gösterilebilinmiştir. Wells&#8217; in Dünyalar Savaşı&#8217; nın 1938 yılında radyo piyesi olarak yayınlanışı sırasında Marslıların dünyayı işgal etmekte oldukları haber bültenine benzetilerek aktarılması -büyük ölçüde Cantril&#8217; in (1940) olaydan sonra yaptığı araştırmaya dayanılarak- bu konuda en çok anılan örnektir. Bazı benzerlikler gösteren bir başka olay da İsveç&#8217; te 1973 yılında Rosengren tarafından incelenmiştir. Elde edilen sonuçlar ileri sürülen tez konusunu bütünüyle kuşkulu hale getirmektedir. Görüldüğü kadarıyla her iki olayda da çok fazla bir davranışsal tepki olmamış ancak olanlar sonradan başka iletişim araçları tarafından abartılmışlardır.</p>
<p>                  <strong>Başka Toplumsal Kurumlara Yönelik Sonuçlar</strong></p>
<p>                  Kitle iletişim araçları gelişirlerken iki şeyi tartışmasız başarmışlardır. Başka faaliyetlere ayrılan zamanı ve gösterilen ilgiyi kendilerinde toplamışlar ve &#8220;kitle iletişim araçları öncesi&#8221; koşullarda elde edilebilecek olandan fazla bilginin daha fazla sayıda kişiye ulaşmasında bir kanal olmuşlardır. Bu olgular özellikle büyük sayılarda ve miktarlarda bilgi iletişimine zaman ayrılmasına ve dikkate gereksinimi olan başka kurumlar için birtakım sonuçlar doğurmuştur. İletişim araçları başka kurumlarla rekabet ederler ve varolan kurumsal amaçlara ulaşmanın yollarını gösterirler. Böylece diğer toplumsal kurumlar bir yolla uyum sağlamak ya da tepkide bulunmak veya kitle iletişim araçlarından yararlanmak için baskı altında kalmışlardır.</p>
<p>                Liberal-demokrat genel bir çerçevenin bulunduğu toplumlarda siyaset kurumu kamunun başlıca bilgi kaynağının kitle iletişim araçları olduğu bir toplum koşullarına değişerek daha fazla uyum sağlayabilmektedir. Bu durumda modern kitle iletişim araçları kamunun ve baskı gruplarının sesi, seçmenlerin ve politikacıların tercih ve karalarının oluşmasında bilgi kaynağı olarak basından miras kalan yerleşik bir siyasi işlevi yerine getirirler. Kitle iletişim araçlarının &#8220;gündemi&#8221; belirledikleri ve sorunları sürekli olarak, günü gününe yeniden tanımladıkları görüşü giderek ağırlık kazanırken, siyasetçiler ve siyasal partiler de artan biçimde ne yapılması gerektiği konusunda bir oy birliği sağlayan görüşe karşı tepki gösterme durumunda kalmaktadırlar. Modern kitle partilerinin kontrol altında tuttukları iletişim ağı, kitle iletişim araçları şebekesi ile kolayca rekabet edemez. Bu nedenle partiler ulusal platformda kendilerine yer bulabilmek için kısmen iletişim araçları kurumlarının belirlediği koşullar çerçevesinde diğerleriyle rekabet halinde bulunmak zorundadırlar. Örneğin İngiltere&#8217; de özellikle televizyon konusunda son yirmi beş yılda bu duruma ilişkin çeşitli gelişmeler görülmüştür.</p>
<p>               <strong>Kültür ve Toplumda Değişmeler</strong></p>
<p>               İletişim kurumlarının gelişmesiyle kültür ve toplumsal yapının bir ya da birden fazla biçimde etkilendiğini fark etmek zor olmayacaktır. Eğer bildiklerimizin içeriği, bir şeyler yapış tarzımız, zamanı kullanışımız ve toplum-da temel olan etkinliklerin düzenlenişi kısmen iletişim araçlarına bağımlı ise, karşılıklı birbirine bağımlılık olgusu apaçıktır.</p>
<p>                  Kitle iletişim araçlarının bireyler, kurumlar ile toplum ve kültür için önemli sonuçları olduğunu çok açıkça ortaya koymaktadır. Çok kesin nedensel bağlantıları gösteremememiz ya da gelecekle ilgili güvenilir öngörülerde bulunamayaşımız vardığımız bu sonucu ortadan kaldıramaz. Kitle iletişim araçlarının gücü daha farklıdır. İletişim araçlarını yöneten, onlara sahip olan ya da denetleyenlerin veya bir iletide bulunmak için onları kanal olarak kullananların amaçlarının gerçekleşip gerçekleşmediklerine bakılır. Kitle iletişim araçlarının tarihi, politik ve ekonomik güç peşinde koşanların bunu değerli bir mülk olarak gördüklerini göstermektedir. Denet kitle iletişim araçları üzerinde bazı önemli olanaklar sağlar. Birincisi, iletişim araçları dikkatleri belirli sorunlara, çözümlere ya da insanlara çekip yönlendirerek güç sahibi olanları kayırıp buna bağlı olarak ta rakip birey ya da gruplara yönelmesini önlerler. İkinci olarak kitle iletişim araçları statü sağlar, meşrutiyeti güçlendirir. Üçüncü olarak, iletişim araçları belirli koşullarda inandırma ve seferber etmenin bir kanalı olabilir. Dördüncü olarak, kitle iletişim araçları belirli türden kamuların oluşmasına ve varlıklarını sürdürmesine yardımcı olabilir. Beşincisi , iletişim araçları psişik ödül ve tatminlerin sunulmasında araç olabilir. Rahatlatır , eğlendirir ve gururları okşayabilir. Genelde kitle iletişim araçları toplumda bir iletişim aracı olarak aldıklarını geri vermektedirler.</p>
<p><strong>Elektronik İletişim</strong></p>
<p>               Türkiye son yıllarda yaptığı uluslararası TCP/IP Internet&#8217; ine bağlanmıştır. Internet ile bilimin hemen hemen her dalında ülkemizde yapılan araştırma ve geliştirme çalışmalarına birinci derecede katkıda bulunabilecek bir bilgi denizine erişmiş bulunuyoruz.<br />
 <br />
                Okuyucuyu Internet ile erişebilecek bilginin önemine ikna etmek üzere bir iki örnek vermeyi uygun bulduk. Birincisi Internet ile erişilmesi mümkün olan teknik raporlardır. Bu teknik raporlar büyük çoğunlukla dergilere ya da konferanslara kabul edilmiş yayınlanmayı bekleyen makaleler ve tebliğlerdir. Bilindiği gibi ülkemizde yurtdışında yayınlanan bu tip yayınları kütüphanelerimizde bulmak her zaman mümkün olmamakta ve bir yayının dergide basılması 2-3 yıl süre alabilmektedir. Dolayısıyla bu yayınlara internet kanalıyla erişmek çok büyük bir avantaj yaratmaktadır.</p>
<p>                Diğer bir konu da elde edilebilen, public domain yazılımlarıdır. Bu yazılımlar da araştırma ve geliştirme çalışmaları için büyük olanaklar doğurmaktadır.</p>
<p>                <strong>Internet Nedir?</strong></p>
<p>               Günümüzde veri iletişimi bilişim dünyasının en önemli parçalarından biri haline gelmiştir. Dünya üzerinde değişik amaçlara hizmet eden irili ufaklı çok sayıda ağ gelişmiştir. Her ağ kendi amacına uygun ve genellikle diğerleri ile uyumsuz bir teknoloji kullanmaktadır. Herkesin birbiri ile haberleşebileceği evrensel bir ağın, kullanıcıları aynı tip yazılım ve donanım kullanmaya zorlayarak oluşturulamayacağı açıktır. Internetworking ya da internetting denen teknoloji bu sorunun çözümü olarak ortaya atılmış ve başarı ile uygulanmıştır.</p>
<p>               <strong>TCP/IP Nedir?</strong></p>
<p>               TCP/IP bir yazılım ya da donanım ürününün adı değil, bir standart iletişim protokolları topluluğun adıdır. Internet&#8217; i oluşturan protokoller hakkında ayrıntı bilgi için Internet standartlarının kendilerine, RFC bulunabilir.</p>
<p>               <strong>TCP/IP Numaraları</strong></p>
<p>               TCP/IP ağlarında ağa bağlı her üyenin bir numarası vardır. Bu numara dört byte uzunluğundadır ve noktalarla ayrılmış dört desimal sayı olarak ifade edilir. Bir Internet numarası iki parçadan oluşur, ağ numarası ve üye numarası. Toplam dört byte olan Internet numaralarının hangi kısmının ağ numarası, hangi kısmının üye numarası olduğunu belirtmek Internet numaraları alt-ağ büyüklüğüne göre beş sınıfa ayrılmıştır.</p>
<p>               <strong>Elektronik Posta</strong></p>
<p>               TCP/IP &#8220;internetwork&#8221; una bağlı bilgisayarlar sistemleri arasında SMTP kullanarak elektronik mektup alışverişi yapabilirler. Elektronik mektup göndermek ve gelen mektupları okumak için en basit yol genelde bütün sistemlerde standart olarak sağlanan mail komutunu kullanmaktır. Bu komut hakkında gerekli bilgi kullanılan sistemin kitaplarından ya da çevrimiçi yardım sistemlerinden sağlanabilir. Ses , görüntü gibi çoklu ortam unsurları içeren elektronik mektupların alışverişlerine izin vermektedirler.</p>
<p>             <strong>Usenet</strong></p>
<p>             Usenet elektronik mektup ile sağlanan bir kişiden bir kişiye haberleşmenin çok kişiden çok kişiye olanı olarak açıklanabilir. Usenet pek çok kullanıcısı için Internet&#8217; in  kendisidir. Pek çok kişinin Internet ile Usenet&#8217; i karşılaştırmaları bu yüzdendir. Usenet yapı taşı olarak haber grupları üzerine kurulmuştur. Bir haber grubuna ağın değişik yerlerinden gönderilen elektronik mektuplar bu grup ile ilgilenen kurumlara dağıtılır. Kurumlar değişik gruplara ait mesajları bir yerde toplayarak kullanıcılarının ulaşımına açarlar. Usenet mesajları bir merkezden diğerine yol alarak bütün Internet&#8217; e yayılırlar.</p>
<p>             <strong> Telnet</strong></p>
<p>              Telnet TCP/IP internetwork&#8217; lerinde ağ üzerinde bulunan başka bir bilgisayara &#8220;login&#8221; olmak için kullanılan bir protokolu kullanılan yazılımın adıdır. Telnet yetkili kişilerinin ağ üzerinde kendilerine ayrılmış bilgisayar kaynaklarını sağladığı gibi tüm ağ kullanıcılarına verilen bazı servislere erişim için de kullanılır. Örneğin pek çok kurum misafir kullanıcıların kendi kütüphane sistemlerine telnet ile ulaşabilmelerine izin verilmiştir. Böyle durumlarda normalde kullanıcıdan istenen şifre ya hiç sorulmaz ya da sabit ve bilinen bir şifre kullanılır.</p>
<p>          <strong>    Gopher</strong></p>
<p>              Gopher elektronik haber gruplarının ve veri tabanlarının özelliklerini birleştirerek kullanıcıya Internet üzerindeki bilgilere daha kolay ulaşım olanağı veren bir yazılımdır.</p>
<p><strong>Dünyadan Bu Güne Veri İletişimi</strong></p>
<p>               Bilgi işlem verilerin iletimi için oluşturulan ağlar, bilgi çağının en büyük başarılarından biridir. Başta bankacılık olmak üzere, havayolu rezervasyon büroları, haber alma teşkilatları ve basın gibi kuruluşların gereksinmeleri bu başarıyı yarattı. Bu gelişme, iletişim teknolojisinin yöntem çeşitliliğine yol açtı Bu çeşitlilik ise bazen birbirini tamamlayıcı etki yaptı; bazen de bir yöntem, diğerinin sonu oldu.</p>
<p>               Bilgi iletişim tarihi, büyük sistemler ile başladı. O zamanlarda bilgisayar ile kullanıcılar arasındaki iletişimi, yerel terminaller sağlıyordu. Daha sonra büyük sistemlerin alternatifi mini bilgisayarlar geliştirildi; ama yöntem aynı: Yerel terminaller. Nihayet kişisel bilgisayarlar, bilinen yerlerini aldılar.</p>
<p>              Teknoloji geliştikçe bilgisayarlar küçüldü. Ancak gereksinimler, amaçlar büyüdü, tek bir mekana sığmaz oldu. Uzak bilgi depolarına erişim gereği ortaya çıktı. Aynı zamanda yerel işlem gücünün yetersiz olduğu durumlarda, uzaktaki büyük sistemlerin işlem gücüne gereksinim vardır.</p>
<p>              Sayısal sinyallerin iletişimi için bir ağ oluşturmak, bunu tüm ülkeye hatta dünyaya yaymak zor olacağından, halen ses (telefon) iletişiminde kullanılan altyapıdan yararlanmak, çözüm olarak düşünüldü. Bunun gerçekleştirilmesi için de, sayısal bilgiyi sese (analoğ sinyale) dönüştürecek bir cihaz -modem- geliştirildi. Aynı hat üzerinden birçok terminalin verisini iletmek için ise çoklayıcılar (multiplexer) devreye sokuldu.</p>
<p>              Tüm bu gelişmeler hiyerarşik yapıdaki iletişimin devamı oldu. Çok daha hızlı erişim teknikleri, yedeklemeli, alternatif yollu veri yolları gerekiyordu.</p>
<p><strong><br />
Yerel İletişim </strong></p>
<p><strong>              Yerel İletişim Ağları</strong></p>
<p>               Her ne kadar bir organizasyon içerisinde yer alan bilgi işlem kaynakları, teknolojisinin gelişimi ile beraber artsa da mikro işlemci ve bununla ilgili bütünleşik devre teknolojisindeki gelişmeler, daha önce anlatılan sistemlere ek olarak, değişik bilgi işlem tabanlı cihazların aynı bina ya da bina grupları içerisinde yer almasına çok olağan hale getirdi.</p>
<p>              Her bir sistemin kendine ait işlem gücü olsa da çoğu zaman bu sistemlerin birbiri ile iletişim gereksinimleri oluşmaktır. Bu gereksinimler özel bir görevi olan güçlü bir bilgisayarın ya da pahalı bir başka kaynağın paylaşılması, elektronik postalama olarak karşımıza çıkabilmektedir. Bu arada bilgi işlem cihazlarının birbirine bağlanarak oluşturdukları sistemi Yerel İletişim Ağı (LAN) diye adlandırmaktayız Bir LAN&#8217; a bağlı iş istasyonu ülkenin ya da dünyanın başka bir noktasındaki başka bir LAN&#8217; a bağlı bir bilgisayar ile görüşebilmektedir. Dünyada organizasyonların yeni teknolojileri kendi bünyeleri adapte etmeleri çok hızlı gerçekleşmektedir. Örneğin veri iletişim iletişim sanayinde faaliyet gösteren bazı şirketlerin cirolarının yarıdan fazlasını son bir yıl içerisinde çıkarılan ürünlerden yapıldığı göz önüne alınırsa, uygulamaların ve sistemlerin bu teknolojilere ne kadar büyük bir gereksinim oluşturduğu anlaşılmaktadır.</p>
<p>              Günümüzde teknoloji her geçen gün gelişmektedir. Her şeye daha kolay ulaşılabiliniyor. Kendimden örnek vermek gerekirse, gazete almıyorum bunun yerine günlük olarak internete girip istediğim gazeteden bütün haberleri takip edebiliyorum. İletişim artık çok kolaylaştı herkesin dediği gibi &#8220;bir tıkla&#8221; her şey haloluyor. Bir örnek daha vermek gerekirse bankaları verebilirim. İler ki zamanlar da bankaya gitmek bile çok zor gözükecek gözümüzde, çünkü iletişim dediğim gibi gün geçtikçe hızlanıyor ve zorluklar ortadan kalkıyor. Bence bu durum insanoğlu için sevindirici bir olay.</p>
<p>              Internet bence iletişim adına yapılan en iyi gelişme, çünkü insanlar bu ınternet aracılığı ile birbirlerine çok kolay bir şekilde ulaşabiliyorlar. Hatta chat denilen sohbet ortamı ile hiç birbirini tanımayan insanlar tanışıyor. Aynı zamanda bu ınternet iletişim aracı bazıları için bütün işlerini yönettiği, denetlediği bir ortamdır. Internetteki siteler sayesinde insanlar tanıtmak istedikleri ürünü büyük kitlelere çok rahat ve kolay bir şekilde ulaştırabiliyor. Bu iletişim adına dediğim gibi çok büyük bir gelişme.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.dersyerimiz.com/index.php/kitle-iletisim-araclarinin-etkileri.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Suç Kavramı ve Çocuk Suçluluğunun Tanımı</title>
		<link>http://www.dersyerimiz.com/index.php/suc-kavrami-ve-cocuk-suclulugunun-tanimi.html</link>
		<comments>http://www.dersyerimiz.com/index.php/suc-kavrami-ve-cocuk-suclulugunun-tanimi.html#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 09 Mar 2009 13:07:42 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Sosyoloji Dersi]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.dersyerimiz.com/?p=1028</guid>
		<description><![CDATA[       Suç kavramı ile ilgili araştırmalara bir bütün olarak bakıldığında, önemle üzerinde durulan iki kavram olduğu görülür. Birincisi suçu önlemeye yönelik tedbir ve erken tanı çabaları, ikincisi suçun ortaya çıkışındaki ilk belirtilerin çocuklukta görüldüğü düşüncesiyle, çocuk suçluluğu araştırmalarıdır. Suçun ortaya çıkışı, gelişmesi ve önlenmesi için alınması gereken tedbirlerin tanımlanması amacındadır.         Çocuk ve suç ile [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>       Suç kavramı ile ilgili araştırmalara bir bütün olarak bakıldığında, önemle üzerinde durulan iki kavram olduğu görülür. Birincisi suçu önlemeye yönelik tedbir ve erken tanı çabaları, ikincisi suçun ortaya çıkışındaki ilk belirtilerin çocuklukta görüldüğü düşüncesiyle, çocuk suçluluğu araştırmalarıdır. Suçun ortaya çıkışı, gelişmesi ve önlenmesi için alınması gereken tedbirlerin tanımlanması amacındadır.<span id="more-1028"></span><br />
        Çocuk ve suç ile ilgili literatürler, çocuğun suça itilmesini birden fazla nedenle açıklamaya çalışmıştır. Bu çabalar son çeyrek yüzyılda risk faktörü ve tedavi arayışları kavramlarıyla, önleme ve yeniden topluma kazandırma programlarını desteklemek amacındadır.<br />
        Suça itilmiş çocuklar ile ilgili literatürler, çocuğun suçla ilişkilenmesine neden olan etkenlerin aynı zamanda çocuğun toplumsallaşmasını belirleyen sosyolojik gruplar olduğunu ortaya koymuştur.<br />
        Çocuk Hakları Sözleşmesinin 1. Maddesine göre “Daha erken yaşta reşit olma durumu hariç, 18 yaşına kadar her insan çocuk sayılır” olarak genel tanımı yapılan “çocukluk” kavramı üzerinde çeşitli görüşler vardır. Çocuk Hakları Bildirgesine göre ;<br />
- Şefkat, sevgi ve anlayış görme hakkına<br />
- Yeterli beslenme ve anlayış görme hakkına<br />
- Parasız eğitim hakkına<br />
- Oyun eğlence hakkına<br />
- Bir isim sahibi ve bir ülkenin vatandaşı olma hakkına<br />
- Olağanüstü durumlarda yardım görmede öncelik hakkına<br />
- Topluma yararlı olacak şekilde yetişme hakkına<br />
- Uluslararası barış ve Evrensel kardeşlik bilincinde geliştirme hakkına<br />
- Bütün bunlarda, Renk, Irk, dil, din farkı gözetmek için yararlanma hakkına sahiptir.</p>
<p><strong>Çocuk Suçluluğunun Tanımı</strong></p>
<p>        Batı literatüründe “Juvenile Delinquency” terimiyle açıklanan, tam karşılığı “reşit olmayanın suçluluğu” olarak çevrilebilecek terim ülkemizde “Çocuk Suçluluğu” olarak kullanılmakta, bu tanımın içerisinde hem çocukluk hem de ergenlik döneminin büyük bir bölümü kapsanmaktadır.<br />
        Uluslararası sözleşmelerde çocuk suçluluğu ile ilgili tanıma &#8220;Birleşmiş Milletler Çocukların Yargılanması İle ilgili Uyulması Gereken Standart Asgari Kurallar&#8221; (Beijing Kuralları) ile ilgili deklarasyonda rastlanmaktadır (Defence for Children International, 1993). Kuralların &#8220;Kurallar ve Tanımların Çerçevesi&#8221; olarak verilen 2. Bölümünde;<br />
        2.1 Aşağıdaki Standart Asgari Kurallar, çocuk suçlulara, ırk, renk, cinsiyet, dil, din, siyasi ve diğer fikirler, milli ve sosyal orijin, mülkiyet veya diğer statü farkı gözetilmek şeklinde hiçbir ayrımcılık uygulanmadan tatbik edilecektir.<br />
        2.2 Kuralların amacı uyarınca, aşağıdaki tanımlamalar Üye Devletler tarafından kendi hukuk sistemleri ve kavramları uyarınca kullanılacaktır.<br />
        a) Çocuk, ilgili hukuk sistemleri uyarınca, bir suçu işlemesi ile ilgili olarak yetişkinlerden farklı şekilde muamele edilen küçük veya gençlerdir.<br />
        b) Suç, ilgili hukuk sistemleri uyarınca, kanuna göre cezalandırılabilir olan (ihmal veya hareket ile işlenen) her türlü davranıştır.<br />
        c) Çocuk suçlu ise, suç işlediği ortaya çıkan veya suç işlediği iddia edilen küçük veya gençtir.<br />
        3.1 Her milli adalet sisteminde, özellikle çocuk suçlulara uygulanabilecek kurallar, kanunlar ve hükümler bütünü ile bu kuralları uygulayabilecek, çocuk yargılaması fonksiyonları ile donanmış kuruluşlar oluşturulmalı ve bunların;<br />
        a) Temel haklarını korurken, çocuk suçluların değişen ihtiyaçlarına uyum sağlamalarını,<br />
        b) Toplumun ihtiyaçlarına cevap vermelerini,<br />
        c) Aşağıdaki kuralların tamamen ve adil olarak uygulamasını sağlamaları temin edilmelidir denmekte ve verilen tanımlamada, çocuk suçluluğu içerik olarak tanımlanmakta, yaşa ilişkin limitler konusunda tanımlamayı devletlerin tasarrufuna bırakmaktadır. Aynı kuralların 4.1. maddesinde &#8220;Çocuklar için cezai sorumluluk yaşı kavramını kabul etmiş hukuk sistemlerinde, duygusal, ruhi ve kültürel olgunluğu göz önünde bulundurarak yaşın alt limiti çok düşük tutulmamalıdır.&#8221; denerek cezai sorumluluk yaşı için göz önüne alınması gereken asgari tanımları ortaya konulmaktadır.<br />
        Suçlu çocuk, ceza hukuku açısından belli bir yaşın altında olan çocuktur. Bu yaş sınırı çeşitli ülkelerde farklılıklar gösterir. Farklılıkların alt ve üst sınırları 7–21 yaşları arasında değişmektedir. Ceza ehliyeti yaş sınırı denebilecek alt sınır çeşitli ülkelerde farklı olarak uygulanmaktadır;<br />
        1- Ceza ehliyetini 7 yaşından başlatan ülkeler: Avustralya (Tazmanya), Bengaldeş, Kıbrıs Rum Kesimi, Gana, İrlanda, Ürdün, Kuveyt, Lübnan, Pakistan, Sudan, Suriye. Ceza ehliyetini 8 yaşından başlatan ülkeler: Sri Lanka, İskoçya.<br />
        2- Ceza ehliyetini 9 yaşından başlatan ülkeler: Irak, Filipinler.<br />
        3-Ceza ehliyetini 10 yaşından başlatan ülkeler: Avustralya (birçok eyaleti), Nepal, Yeni Zelanda, Nikaragua, İngiltere.<br />
        4-Ceza ehliyetini 12 yaşından başlatan ülkeler: Kanada, Kore, Uganda.<br />
        5-Ceza ehliyetini 13 yaşından başlatan ülkeler: Cezayir, Çad, Fransa, Polonya, Tunus.<br />
        6-Ceza ehliyetini 14 yaşından başlatan ülkeler: Bulgaristan, Çin, Almanya, Macaristan, İtalya, Japonya, Libya, Romanya, Rusya, Vietnam, Yugoslavya.<br />
        7-Ceza ehliyetini 15 yaşından başlatan ülkeler: Danimarka, Mısır, Finlandiya, Norveç, İzlanda, Peru, Sudan, İsveç.<br />
        8-Ceza ehliyetini 16 yaşından başlatan ülkeler: Arjantin, Azerbaycan, Bolivya, Şili, Küba, Portekiz, İspanya, Ukrayna.<br />
        9- Ceza ehliyetini 18 yaşından başlatan ülkeler: Belçika Kolombiya, Panama, Peru.</p>
<p>        İnsanların üzerinde ittifakla anlaştıkları tek konu, çocukların toplumun geleceği olduğu gerçeğidir. İnsanın en çok sevdiği şey çocukları olmasına karşın yeryüzünde milyonlarca çocuk açlığın ve yokluğun pençesinde kıvranıp can vermekte, savaşlarda ölmekte ve çocukluğunu yaşamadan suç&#8217;a, cezaevlerine düşmektedir. Yapılan araştırmalar &#8220;Suçlu çocuk yok, ancak suça itilmiş çocuk var&#8221; tarzını doğruluyor. O halde hayatının baharında kırağı yiyen çocukların durumu nasıl düzeltilecek.<br />
        İnsan sosyal bir varlıkltar. Sosyal bir çevrede doğar çevrenin şartlarıyla şekillenir Toplumca kazılmış din, ahlak ve hukuk gibi üstyapı kurallarına uyar. Toplumca kendine verilen görevleri yerine getirir.<br />
        Hiçbir çocuk sosyal veya sosyal olarak dünyaya gelmez. Çocuk üç aylıkken anlam vermeye başlar. Çocuğun bu seviyeden sonraki gelişimi ailenin kendisine vereceği telkinlerle eğitimle; terbiyeyle, motivasyonla şekillenir. Ailede sosyal ilişki iyiyse, çocuk da motize ediliyorsa çocuk sosyal bir insan olarak büyür. Ama ailede sosyal ilişkiler çok zayıf ve çocuğun aktivitelerini örnek alabileceği kimse yoksa çocuk körelir. Böyle çocukların yardıma ve rehberliğe ihtiyaçları vardır.<br />
        Her toplumda anti-sosyal davranışlarda bulunanlara toplumsal yada husuksal müeyyideler uygulanır. Suçluluk kişini, bireylerin karşısına çıkaran bir çatışmadır. İstenmeyen bu çatışma yani suç olgusu, Kriminolojisi, yani suç olanı incelenen ve suçluyu topluma kazandıran bilimi doğurdu. Sanayileşmenin bir neticesi olarak suç oranları, nüfus artış oranlarının önüne geçmiştir.<br />
        Çocukluk döneminde fert sosyalleşmeyi tamamlayamadığı için suç işlenebilir. Çünkü henüz neyin suç neyin suç olmadığını bilmiyordur. Çocukların çoğu komşuların bahçesindeki meyvelerden izinsiz koparmıştır.<br />
        Ergenlik döneminde ise suça yönelten etkenler hızlı bir bedensel ve ruhsal değişimden, kalıtımsal nedenlerden, zekadan kaynaklanacağı gibi, yanlış eğitim, yetersiz sevgi ve şefkat de olabilir. Değişen diğer yargıları, ahlak kurallarının bozulması, düzensiz kentleşme ve sanayileşme, güçler ve ekonomik bunalımlar gibi sosyo-ekonomik nedenlerde ergeni suça iten etkenler arasında sayılabilir.</p>
<p><strong>1-3 YAŞLARI ARASINDAKİ ÇOCUKLARDA ÇALMA EYLEMİ</strong></p>
<p>        Bu yaş grubu içersindeki çocukların sevdikleri nesnelerin kendi mülkiyetinde imiş gibi bir duyguya sahip oldukları görülüyor. Ama bu duygu yerini ileride karşılıklı değiş tokuş daha sonrada sevdiği arkadaşları ile paylaşma hissine bırakıyor.<br />
        Çocukların fırsatını buldukları an şeker aşırmalarına ya da gördüğü bir oyuncağı sahiplenerek diğer bir çocuğun olmasına rağmen el koyması mülkiyet duygularının tam olarak gelişmediğini görürüz. Bu fiilerinden dolayı onları suçlayamayız. Ama onlara bu tür davranışların hoş olmadığını anlatmak amacıyla küçük cezaların verilmesi, büyüdüklerinde hırsızlık yapmaya kötü bir fiil nazarıyla bakmalarını sağlayacaktır.<br />
        Ancak verilen ceza da yetersizdir. Bir çocuk yetiştiği ortam nedeniylede hırsız olarak yetişir. Babası hırsızlığı ile ün yapmış, annesi ise eli uzunluğuyla bilinen bir çocuk bu ortamın etkisinde kalacak ve hırsız olacaktır. Bu durumdaki bir çocuğun kendisine sabırla güvenilip sevgi verilecek bir ortama alınması gerekmektedir.<br />
        Bu konuyla ilgili bir misal verelim. Hırsızlık yapan bir çocuk suçunu itiraf ettikten sonra ıslah evine değilde bir aile yanına gönderiliyor. Bu aile çocuğun çaldığı parayı sahibine veriyor ve çiftlikte çalışıp bu parayı kendilerine taksitler halinde onun ödemesini sağlıyorlar. Ayrıca çocuğun bütün eğitimide bu aile tarafından karşılanıyor. Çocuğa gösterilen ilgi ve sevgi sonucu çocuk baba ve annesinin hırsız olmaları ve bu ortamda yetişmesi nedeniyle kazandığı hırsızlık duygunun yerini insanlara zarar vermemenin daha yararlı bir takım fiiller yapma hissine bırakıyor.<br />
        En önemli husus bir çocuğun kötü huylardan arınması zorlamayla değil içten gelerek kabullenmesine bağlıdır. Ceza korku değil, sevgiyle böyle bir değişiklik söz konusu olabilir.</p>
<p><strong>ERKEN ÇOCUKSAL DÖNEMDE VİCDANIN GELİŞTİRİLMESİ VE EĞİTİMİ</strong></p>
<p>        Çocuklarda mülkiyet duygusunun gelişmesi ile etrafındaki eşyalara vermiş olduğu zararlardan dolayı cezalandırılacağı korkusuda ortaya çıkar.<br />
Burada dikkat edilmesi gereken önemli bir husus cezanın çocuğun kendisini sevdiğine inandığı bir kişi tarafından verilmesinin gerekliliğidir.<br />
        Çocuktaki ceza korkusu kendinin işlediği bir suçun yerine cezası daha az olacak başka bir suçu işlemiş gibi göstermesine neden olabilir. Böylece anne ve babasından az ceza güvencesi almaya çalıştığı görülür. Suçu ortaya çıkınca ama şu suçum böyle aza verdiniz diyerek kendini savunur.<br />
        Bir çocuk kırdığı meyve kabından dolayı ceza alacağını bildiğinden önemsiz ve kullanılmayan bir tabağı kırmış gibi annesinden özür diliyor. Annesinin &#8220;önemi yok&#8221; diye cevap vermesi vicdanındaki korkuyu dindiremidiği için bir kezde babasından özür diler. Ondan da aynı cevabı alır. Kısa bir süre sonra meyve kabının kırıldığı ortaya çıkar ve kıracak tek kişininde evin tek çocuğu olan küçüğe sorulunca alınan cevap &#8220;ama siz önemi yok dediniz&#8221; olmuştur.<br />
        Aslında bu çocukların gerçek ile hayal arasında bir düşünce gücünden kaynaklanıyor. Erişkinler ise gerçek olayları saptayıp iç dünyalarına aktarmakla yetinirler.<br />
Çocuklar her, zaman işledikleri suçu hafifmiş gibi göstermeye çalışmazlar. Bazen bunun yerine suçun yansıtımı yani başka biri yapmış gibi gösterme yolunu seçerler.<br />
        Küçük çocuğun şekerlikteki şekerleri aşırıp sonrada kuşun üzerine atarak cezalandırması buna bir örnektir.<br />
        Eskiden Yahudiler işledikleri suçları bir keçinin üzerine yıkar ve günah keçisi diye adlandırılan hayvanı dinsel bir seramoniye uyarak kovalayıp ya çöle terk eder ya da bir kayalıktan aşağıya yuvarlanıp ölmesini sağlarlarmış. Böylece Yehova&#8217;nın gazabından kendilerini kurtardıklarına inanırlarmış. Demek ki çocuk cezasını çekmediği kötü eylem sonucunda suçu işlemeden öncekine nazaran daha kötü olabilir.<br />
        Suç bir sevginin yitirilmesine neden olacaksa çocuk bir ön cezalandırıcı yoluna giderek bu sevgiyi kaybetmemeye çalışır. Nasıl mı? Annesinden izinsiz aldığı sosisleri yiyen çocuk, bu yaptığının fark edilmesi sonucu hem annesinin sevgisini kaybedecek hem de ceza görecektir. Bu durumdaki çocuk annesinin kendisine vereceği cezadan daha ağır bir ceza verir. Koşarken düşerek dizini sıyırır. Annesi hemen koşarak ona şefkatle yaklaşır. Bu fırsatı bilen çocuk &#8220;Düşmemi Allah istedi, sos lire izinsiz aldığım için&#8221; der. Çocuk böyle yapmakla annesinin sevgisini kaybetmez, hatta yeni sevgi kanıtlarını eline geçirir ve cezadan kurtulur.<br />
Çocuklarda sevgi sık sık yön değiştirir. Dünyaya gözlerini açan çocuk ilk olarak annesini hisseder. Biraz büyüyünce annesinden gördüğü sevgiyi babasının araya girerek engeleyeceği endişesine kapılır. Bazen kızar ve babasını istemez. Bazı hallerde bunun terside olabilir. Anne istenmez olur.</p>
<p><strong>CEZASI ÇEKİLMEMİŞ HIRSIZLIKLARA KARŞI GÖSTERİLEN VE VİCDANDAN KAYNAKLANAN TEPKİLER</strong></p>
<p>        Hırsızlık suçunu işleyip ele geçirilemeyen çocuklar bundan dolayı bir kıvanç duyarlar. Hatta bu eylemi tekrarlayarak büyüklere ait eşyaları aşırmanın tadını çıkarırlar.<br />
Ama bir zaman sonra yapılan bu hırsızlıklar vicdan duvarına çarparak rahatsızlık vermeye başlar. Vicdan bulunulan yetişilen-ortamın yapısına bağlı olarak gelişen bir duygudur. Eğer bir çocuk hırsız bir ailenin çocuğu ise yapılan kötü eylemlerin sanki o kadar da üzücü şeyler olmadığı kanısına sahip olur. İyi bir gözetim altında yetişen çocuk yolda giderken bahçe duvarından sokağa sakmış meyve ağacından bir meyve koparınca bir kaç gün o sakaktan geçemeyecek kadar vicdan acısı duyar.<br />
Vicdan hatta o kadar etkili olurki çocuğun yaşayış tarzını bile değiştirebilir.<br />
        Bir çocuk dersleri iyi olmadığı gerekçesiyle kız kardeşini örnek alması için sık sık uyarılır. Çocuk ise babasının kız kardeşini kendisinden daha çok sevdiği düşüncesine kapılır. Bir gün babasının cüzdanından hatrı sayılır miktarda para aşırır. Ama baba bunun farkına varmaz. Çocuk çaldığı paranın farkedilmemesi üzerine vicdanı ile baş başa kalır. Vicdanı her fırsatta ona hırsız olduğunu hatırlatır. Aslında abasının kendisine göre &#8211; az olan sevgisinden mahrum olmamak için suçunu itiraftan kaçınır. Çaldığı parayı ise kendi için değilde babası tarafından çok sevildiğine inandığı kız kardeşine hediyeler için harcar. Bu hareket dahi vicdanının verdiği rahatsızlığı engellemeyince kendini kitap okumaya verir. Ayrıca evde hırçın bir tutum sergiler. Annesine karşı saygısızca davranarak ondan ceza koparmaya uğraşır. Bu cezaları yaptığı hırsızlık için sayacaktır.<br />
        Bir danışman vasıtasıyla suçunu itiraf eden çocuk yine eski yaşantısına dönüş yapar.<br />
Çevresi tarafından kendine bir değer verilmediğine inanan çocuklar, kendilerini isbatlamak amacıyla bazen bu gibi hırsızlık olaylarına karışır. Bir de ceza görmezse kendilerine güvenleri artar ve ileride daha büyük suçlara doğru yol alırlar.<br />
Annesinin ölümünden kendini sorumlu gören kız, babasına onun yokluğunu hissettirmemek için çok çalışır. Hatta annesinden bir zamanlar aşırdığı az miktardaki paranın cezasını çekmek amacıyla başkasının kaybettiği parayı kendi çalmış gibi gösterecek hale gelir.<br />
        Bir psikiyatriste götürülen kız bir kaç seans sonunda her şeyi açıklar. Tedavi sonunda sınıfta tembel olarak bilinen ve bedenen zayıf olan kızda bir gelişme meydana gelir. Bu da gösteriyor ki işlenen bir suçun ağırlığı sadece ruhsal yönden etkilemeyip bedenen de etkisini gösterir.</p>
<p>Genel olarak bir bakış yapılırsa çocukların işledikleri suçlara karşı ceza almayınca gösterdikleri beş tepki vardır.<br />
1- Bilinçsizce kendilerini ele verirler.<br />
2- Etrafındakileri kışkırtarak onlardan ceza almak için hırçınlaşırlar. Aldıkları cezayı esas işledikleri suça karşılık olarak kabul ederler. Ancak bunun yeterli olduğuna vicdanlarını ikna edemezler.<br />
3- Çete kurarak işlediği suçu sadece kendisi tarafından işlenmediğini göstermektir. Böylece toplum onu tekrar arasına kabul edecektir.<br />
4- Kendi kendini cezalandırma yoluna giderler. Bu ceza çok ağır olur. Böylece çevresindeki insanların kendisine acımasını sağlamaya çalışırlar.<br />
5- Patolojik özellik gösteren durumlarda ise benzer bir suç saptanarak kendi üzerine alıp ceza görmek istenir.</p>
<p><strong>ÇOCUK HIRSIZLIKLARININ BİLİNÇALTI KÖKENLERİ</strong></p>
<p>        Çocuklar çaldıkları şeylerin cezası olarak iyi bir dayak yer ya da bu yaptığından dolayı bir müddet azarlanır ve sevgisiz bırakılır.<br />
Ama önemli olan cezayı gerektirecek şekilde suçun işlenme nedenidir. Bunun araştırılması gerekir.<br />
        Otto adında bir çocuk postacının bisikletinde bulunan paketi aşırır. Paketin içini açan çocuk onu tuvalete boşaltır. Yakalanınca da &#8220;işe yarar bir şey vardır diye aldım. Yiyecek, giyecek ya da elişi yapımında kullanacağım bir şey&#8230;&#8221; der. Babası paketin masrafını karşılar ama olay mahkemeye intikal eder. Yargıç bilirkişi olarak bir ruh bilimciden araştırma yapmasını ister.<br />
        Yapılan araştırma sonucu çocuğun annesinin hamile olduğu ve yakında doğacak olan kardeş ile paket arasında bağlantı bağlantı olduğu görülür. Postacının eşi ebe olduğu için bebeği onun getireceğine inanan çocuk pakette olduğu düşüncesiyle hırsızlık eylemini gerçekleştirir. Bu hırsızlıktan sonra gördüğü rüyalarda ise annesini bir eve benzetip içinin boş olduğunu gördüğünü açıklamıştır.<br />
        Çocukların yaptığı hırsızlıkların temelinde bilinçaltından gelen dürtülerin rolü büyüktür. Bunun önlemek amacıyla yeterli bir eğitim verilmelidir. Ayrıca olgunlaşmasını sağlayacak şekilde güven ve sevgi. Otto&#8217;nun olayında yargıç &#8220;eskisinden daha fazla sevgi verilmesi&#8221; kararına varmıştır.<br />
        Çocuk mahkemelerinde yargıcın çocuğu ıslahevine mi yoksa ailesinin yanında gözetim altında mı tutmaya karar vermesi için işlenen suçun temeline inilmelidir. Bazen araştırma yapılmaksızın verilen ceza çocuğun vicdanındaki rahatsızlığı giderdiği görülür. Bu nedenle tekrar suç işleme arzusu ortaya çıkabilir.<br />
        Para çalan bir çocuğa verilecek en güzel ceza onu borçlandırarak taksitler halinde ödemesini sağlamaktır. Ayrıca iyi bir eğitimin verilmesi tamamlayıcı bir maiyet taşır.<br />
Eğer psikolojik bir sorun varsa tedavi uygulanmalıdır. Tedavi sonucu çocuk daha sağlıklı davranışlar sergileyebilir</p>
<p><strong>EVRENSEL SORUN</strong></p>
<p>        İnsanoğlu XX.yy&#8217;ı tüketip XXI. yüzyıla hızla yaklaştığı şu günlerde elektronik çağı yakalamış, gezegenlerarası yolculuk yapıyor durumuna çıkmıştır. Dünya günde 1.5 milyar dolar Askeri harcama yaparken yıllık 17 milyon çocuğun ölümüne seyirci kalıyor. Çocukların çoğu çalıştırılıyor. Gelişmelerine balta vuruluyor. Çekirdek aile büyük yeralar alıyor ve bireyi topluma kazandıracak en önemli müessese sallanıyor.<br />
        II. Dünya savaşından sonra çocuk suçlarında önemli artış olmuştur. Çağdaş gelişmeler beraberinde yeni suçlarıda getirmektedir. Son yılların en büyük suçu uyuşturucu madde kullanımı. Bu suçun işlendiği I. ülkenin ABD oluşturuyor. Batı da çocuk gençlerin işledikleri suçlarda organize suçlar, önemli bir bölümü oluşturuyor, çocuklar 2-5 kişilik çeteler kurarak organizeli bir şekilde suç işliyorlar.<br />
<strong>TÜRKİYE&#8217;NİN SUÇLU ÇOCUKLARI</strong></p>
<p>        Türkiye dünyadaki mezkur gelişmelerden derinden etkilenmiştir. Sanayileşme ve hızlı bir kentleşmenin yasadışı ülkemizdeki bu gelişmeler düzenli olmadığı için çarpıklıklara sebep olmaktadır. Tabii ki çocuk suçlarında da önemli artış olmaktadır. Çocuk suçları genel suçlara oranla %5 tir. Ne yazık ki işlenmen suçların cinsini ve yüzdelik dilimini bulmanın ötesinde bir şey yapmamışız.<br />
        Türkiye&#8217;de, Ankara, İzmir ve Elazığda çocuklar için ıslah ve cezaevleri vardır? Çocuk suçlarının en fazlası şahsa karşı işlenen suçlar, cinsel, suçlar ve mela karşı işlenen suçlar olarak sıralayabiliriz.<br />
        Şahsa karşı işlenen suçlardan hüküm güden çocuklar, kan davası, hayvan ve arazi antlaşmazlığı, namus temizleme gibi sosyal sorunlardan dolayı suç işlemişlerdir.<br />
Islahevlerindeki çocukları topluma kazandırma gibi planlar olmazsa çocuk hayat boyu potansiyel suçlu olacaktır. Çocukları hor görmeden, aşağılamadan, yaptıkları suçun yanlıştığını ikna ederek anlatmak bir görevdir. Aksi takdirde islahevinden çıkan çocuk başka bir suçla yeniden cezaevine gelecektir. Bu fasit daireyi kırmak yetkililere ve topluma düşüyor.<br />
Araştırmalar çocuk suçluluğunda irsi etkenlerden çok, çevresel etkenlerin önemini vurgulamakta kişiliki kusurlarının yanısıra, bu kusurlarının yanısıra, zekadan yoksun olmak ve çevre koşullarınınn elverisziz olması da çocuğu suça itmektedir. Ekonomik zorluklar kültürel düzey düşüklüğü, kalabalık ve yoksul aile, göçler, kültürel çatışmalar ailedeki suçlu bireyi oluşturmaktadır.<br />
        Kimi zaman toplumsal değer kalıplyarı, tabanlar, çevre şartlarının elverişsizliği ergenlik çağının fırtınalarıyla birleşince, çocuk yaşta gençlerimizin bozulukları göstermeleri, suça itilmeleri olgusu ortaya çıkmaktadır.<br />
        Bunları önlemek için, çocuklara yönelik hizmetlerin aksatılmadan götürülmesi gerekiyor. Çalışan, korumaya muhtaç, dıştaki işçi çocuklarının hepsinin derdine çare bulmak zorundayız. Islahevlerindeki çocuklara meslek kazandırabiliriz. Testi kırılmadan önlem alınması gerekir ki suç zuhur etmesin.<br />
        Çocuk suçluluğuna toplumun yaklaşımı bir sorunun bir başka önemli yanını oluşturuyor. Genç, sırtına vuran suçluluk damgası her zaman kaldıramayabilir. Toplumda genelde suçluyu dışlamaya yönelik olur. Buda bir eğitim problemidir. Oysa suçluluk damgasını yiyenler yeniden hayata döndürülebilir. Suçlu çocuklara insanlar kendi çocukları gibi bakarlarsa o zaman çocuklar yeniden topluma kazandırılır.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.dersyerimiz.com/index.php/suc-kavrami-ve-cocuk-suclulugunun-tanimi.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Ailede Disiplin</title>
		<link>http://www.dersyerimiz.com/index.php/ailede-disiplin.html</link>
		<comments>http://www.dersyerimiz.com/index.php/ailede-disiplin.html#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 09 Mar 2009 12:57:47 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Sosyoloji Dersi]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.dersyerimiz.com/?p=1025</guid>
		<description><![CDATA[Ailede Disiplin &#8220;Disiplin nedir? Nasıl tanımlanmalı? Nasıl uygulanmalı?&#8221; konularına geçmeden önce eğitimci ve düşünürlerin disiplin kavramına nasıl baktıklarından örnekler vermek istiyoruz. İbni Sina, yaklaşık bin yıl önce, &#8220;Kanun&#8221; isimli yapıtında çocuk yetiştirme konusunda şu sözleri söylemiş: &#8220;Çocuklar özenle bakılmalı, davranışlarında ölçüyü kaçırmamaları için desteklenmelidirler. Öfkeli tepkileri, korkuları ve kaygıları giderilmelidir. Bu, en iyi biçimde, çocuğun [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Ailede Disiplin</strong></p>
<p>&#8220;Disiplin nedir? Nasıl tanımlanmalı? Nasıl uygulanmalı?&#8221; konularına geçmeden önce eğitimci ve düşünürlerin disiplin kavramına nasıl baktıklarından örnekler vermek istiyoruz.</p>
<p>İbni Sina, yaklaşık bin yıl önce, &#8220;Kanun&#8221; isimli yapıtında çocuk yetiştirme konusunda şu sözleri söylemiş: &#8220;Çocuklar özenle bakılmalı, davranışlarında ölçüyü kaçırmamaları için desteklenmelidirler. Öfkeli tepkileri, korkuları ve kaygıları giderilmelidir. Bu, en iyi biçimde, çocuğun istek ve eğilimleri yanında hoşlanmadığı şeyler de göz önünde tutularak sağlanır. <span id="more-1025"></span>Çocuğun doğal yetenekleri desteklenirken, onu tedirgin eden nedenler ortadan kaldırılmalıdır. Böyle bir yetiştirme hem beden, hem de ruh için yararlıdır. Çünkü kazanılan iyi alışkanlıklar ve davranışlar daha ilk yıllarda kişiliğe siner. Çocuk altı yaşına gelince, öğretim ve eğitim için bir öğretmenin yanına verilmeli; onu gereksiz bilgilerle yüklemeden, basamak basamak giden bir öğretim yolu izlemeye çalışılmalıdır.&#8221;</p>
<p>Eğitimde disiplin söz konusu olunca ünlü eğitimci Pestollozzi şöyle diyor: &#8220;Temelinde sevgi olan hiçbir eğitim başarısızlığa uğramaz.&#8221;Eğitimde disiplin anlayışını bu sözden süzüp çıkarmalıyız.</p>
<p>Disiplin, çoğu zaman baskı ve otoriteyi açıklayan anlamda kullanılmaktadır. Oysa disiplinin gerçek anlamı bu değildir. Disiplin, çocuğun eğitimindeki sağlıklı tutum ve kuralları içerir. Aynı zamanda disiplin, bireysel hak ve özgürlüklerin sınırlanmadığı, doğallığın ayıplanmadığı, kişiler arası ilişkileri düzenleyen, yetenek gelişiminin sağlandığı, sorumlulukların paylaşıldığı ilke ve kurallar bütünüdür.<br />
Böylelikle ailenin disiplin konusunda yapması gereken; çocuklarında var olan olumlu gelişmeleri desteklemeleri, olumsuzları ise düzeltmeye çalışmalarıdır. Bunu gerçekleştirmeye çalışırken yani disiplin oluşturmaya çalışırken sevgi ve özgürlük kavramlarını da birlikte düşünmeleri gerekmektedir. Bu üç kavram yetişkin yaşamında da birlikte düşünülmesi gereken önemli unsunlardır.</p>
<p>Ebeveynlerin çocukları üzerinde disiplin kurmasını etkileyen en önemli etken iletişim yolu ve biçimidir. Ailelerin, çocuğu ile iletişim kurarken bazı ilkelere uymaları gerekir. Bu ilkeleri şöyle sıralamak mümkündür:<br />
<strong><br />
I. Koşulsuz Sevgi</strong>: Her anne-baba çocuğunu çok sever ve onun için tüm fedak‰rlıklara katlanır. Fakat sevgi koşulsuz olmalıdır. &#8220;Eğer derslerindeki bu başarısız durum böyle devam ederse korkarım sana olan sevgim azalacak.&#8221; gibi iletişim örnekleri kurulur ise yanlış davranılmaya başlanmış demektir. Çünkü sevgiyi belli koşullara bağlayarak disiplin sağlanamaz. Hatta istenmeyen davranış, zaman içinde daha da pekiştirilmiş olur.</p>
<p><strong>II. Beş Temel Özgürlüğün Yaşanm</strong>ası: Doğan Cüceloğlu&#8217;nun ünlü terapist Virginia Satır&#8217;dan aktardığı ve her bireyin doğuştan bu özgürlüklere sahip olması gerektiğini söylediği bu temel özgürlükler şunlardır:</p>
<p><strong>1. Bir şeyi isteme ve reddetme özgürlüğü</strong>: Çocuk, kendi arzusuna göre bir yemeği yeme ya da yememe özgürlüğüne sahiptir. Fakat bunun yanında vermiş olduğu bu kararın sorumluluğunu da taşımalıdır. Yemeğini yemediği zaman diğer öğün zamanına kadar ona birşey verilmeyeceğini bilmeli ve ona uygun davranmalıdır.</p>
<p><strong>2. Etrafında olan bir şeyi görme ve işitme (algılama) özgürlüğü</strong>: Kimi zaman ebeveynler çocuklarında o anda oluşan olumlu bir gelişmeyi görmek yerine, geçmişte olmuş veya gelecekte olabilecek bir olumsuzluğu göz önüne getirmeye çalışırlar. Ailenin &#8220;Evet, şu anda derslerinde önemli bir ilerleme kaydetmiş durumdasın; ama çalışmayı azaltırsan notların hemen düşecektir, unutma.&#8221; gibi yollarla iletişim kurması çocuğun motivasyonunu kırar, performansını düşürür.</p>
<p><strong>3. Duygularını olduğu gibi ifade etme özgürlüğü</strong>: Çocuklar, dönem dönem yaşanan olaylara karşı yetişkinden farklı duygusal tepkiler gösterebilirler. Ebeveyne göre hiç komik olmayan bir şey onu güldürebilir ya da tam tersi, ağlatabilir. Çocuğun bu duygusal tepkileriyle alay etme, önemsememe veya reddetme davranışları içine giren anne-babalar yanlış davranmış olurlar. Çünkü çocuğun, bu duygularını ifade etme ve saygı görme özgürlüğü olmalıdır. Aksi takdirde çocuğun da anne-babasının duygularını anlamaya ve dinlemeye özen göstermesi beklenemez.</p>
<p><strong>4. Düşüncelerini olduğu gibi ifade etme özgürlüğü</strong>: Çocuklar istedikleri konu ile ilgilenme ve konu üzerinde istedikleri zaman düşünme özgürlüğüne sahip olmalıdırlar. Bu düşüncelerini de algıladıkları biçimi ile ifade edebilmelidirler. Anne-babalar &#8220;Haydi, misafirlere dünkü gezi ile ilgili neler düşündüğünü anlat!&#8221; dedikleri zaman çocuk bu konu ile meşgul olmak istemiyorsa zorlama ve baskı ile karşılaşmamalıdır.</p>
<p><strong>5. Var olan potansiyelini kendi istediği yönde geliştirme özgürlüğü</strong>: Anne &#8211; babalar, kimi zaman çocuğun küçük yaşlarda iken ne ile, nasıl oynayacağına, resmini hangi renklerle boyayacağına karar verme aşamasında yönlerdirme yaparlar. Tabi&#8221; bu yönlendirmelerin çeşidi ve konusu çocuğun yaşı ilerledikçe değişimler gösterir. Çocuk büyüdükçe meslek seçimi hatta eş seçimi konularına kadar varabilir. Oysa bu konularda çocuklar özgür bırakılmalıdır. Aksi halde kendini baskı altında hissedecek ve mutsuz olacaktır. II. Aile, çocuğun gelişim dönemi özelliklerini iyi tanımalıdır : Anne- babalar, çocuklarında yaş ile beraber değişen fiziksel, duygusal, sosyal ve zihinsel gelişimleri gözlemektedirler. Bu gelişim alanları ile ilgili olumlu değişimler olabileceği gibi olumsuz değişimler de olabilir. Tabi&#8221; bu değişimlerin anne-bab-çocuk iletişimine getireceği farklılıklar kaçınılmaz olacaktır. Aile, çocuğun yaşadığı dönemin özelliklerini bilir ise iletişimde çok daha anlayışlı ve doğru davranışlar içine girecektir. Bunun tam tersi durumda ise anne-baba-çocuk iletişimi zedelenebilir.</p>
<p>III. Ödül ve Cezanın Uygulanma Biçmi : Aile içinde kabul gören bir davranışın sonucunda bir öpücük, bir aferin sözü ödül olabileceği gibi pahalı bir oyuncak da ödül olarak kabul edilebilir. Yine aynı şekilde ceza uygulamalarında, sert bir bakış veya bir söz ceza sayılabileceği gibi fiziksel bir tepki de gösterilebilir. Ancak anne-baba bu ödül ve ceza kavramının sınırlarını, derecesini iyi belirlemeli ve uygulamalıdır. Maddi ödüllerin ve fiziksel cezaların sık kullanılması disiplin ilkelerine pek uygun olmayacak ve bir süre sonra işe yaramayacaktır.</p>
<p>IV. Çocuğa Ev İçinde Belli Konularda Sorumluluk Verilmesi: Anne-babalar çocuklarını birçok konuda ailenin bir bireyi olarak kabul etmelidirler. Aynı zamanda aileler, çocuğun düşünce ve duygularına önem verir- ken ona sorumluluk da vermelidirler. Çocukların, anne-baba iş yaparken yardım etme istekleri geri çevrilmemelidir. Ayrıca ev içinde yapabilecekleri görevler çocukların sorumluluğunda olmalıdır. Örneğin; odasının düzenlenmesi, sofra kurulmasına yardım etmesi gibi. Bütün bu hususların yanında, disiplin kurallarını belirlerken ve bu kararları uygularken ailenin şu üç özelliği bünyesinde bulundurması gerekir:<br />
* Anne-babanın uygulanacak kurallar konusunda görüş birliğinde olması.<br />
* Anne-babanın davranışlarında tutarlılık göstermesi.<br />
* Anne-babanın davranışlarında süreklilik göstermesi. Bu üç önemli özellik, disiplin kurallarının uygulama başarısını da belirleyen etmenlerdir. Anne-babadan birinin &#8220;yap&#8221; dediğine diğeri &#8220;yapma&#8221; dememelidir. Ebeveynler aynı görüşü paylaşmaya çalışmalı ya da alınan karara uygun davranmalıdırlar. Aynı zamanda disiplin konusundaki uygulamalarında da tutarlı olmalıdırlar. Örneğin; çocuğun gösterdiği bir davranışa bir gün ceza uygularken, bir başka gün aynı davranış görmezlikten gelinmemelidir. Tabi&#8221; tüm bunların yanında, alınmış olan kararların sürekliliğinin sağlanması da çok önemli, fakat oldukça güçtür. Ailenin, disiplin kurallarını belirleyip, uygularken dikkat etmesi gereken önemli noktalar nelerdir? Aynı zamanda çocuk-aile çatışmasında yapılması gerekenler nelerdir? Bu iki önemli soru ile ilgili cevap ve uyarıları şöyle sıralayabiliriz:<br />
* Ebeveynlerin çocuğuyla arkadaşlık ilişkisi kurabilmesi çok önemlidir. Çocuğun duygu ve düşüncelerini dinleyen, kendi duygu ve düşüncelerini ona aktaran anne-babalar olmak gerekir.<br />
* Zaman zaman çocuklar aile sorunlarının tartışılmasına katılabilir, fikirlerini söyleyebilirler. Bu hoşgörülü ve aynı zamanda da demokratik bir aile tutumunun örneği olacaktır.<br />
* Aileler, çocuklarının sosyal deneyim kazanmaları için fırsatlar yaratmalı, arkadaşları ile birlikte zaman geçirebilmeleri için olanak sağlamalıdırlar.<br />
* Ebeveynler, çocuklarının okul başarısı ile ilgili beklentilerini onların yeteneklerine, fiziksel ve zihinsel güçlerine göre ayarlamalıdırlar.<br />
* Anne-babalar, çocuklarını disipline etmeye çalışırlarken onların sadece olumsuz ve cezalandırılması gereken davranışlarını görmekle kalmayıp, olumlu davranışlarını da ödüllendirmelidirler.<br />
* Ailelerce çocuklara ceza verilecek davranış ya da konular çok iyi tesbit edilmelidir. Çünkü &#8220;Çok konuşuyor. Soru soruyor. Hareketli. Cinsel konulara ilgi duyuyor.&#8221; gibi anlatımlarla dile getirilen davranışların ceza görmesi, çocukların ruhsal yaşamlarına zarar verebilir.<br />
* Ebeveynler, cezayı istenmeyen davranışı ortadan kaldırmak üzere uygularlar. Ceza, yapılan davranışın ardından hemen uygulanırsa doğru sonuç verir. Cezanın etkili olmasının belirleyicileri, ebeveyn davranışlarındaki zamanlama ve tutarlılıktır.<br />
* Ayrıca anne-babaların, çocuklarından bekledikleri bir davranışın oluşumunu sağlamak için ceza yöntemini tek başına uygulamaları yetersiz kalacaktır. Bunun yanında çocuklara yanlış davranışın yerine konulması gereken olumlu davranış modelleri de sunulmalıdır. Ceza, çocuğun &#8220;ne yapmaması&#8221; gerektiğini öğretir. Oysa önemli olan çocuğa; uygun olmayan davranışın yerine &#8220;ne yapması&#8221; gerektiğinin öğretilmesidir.<br />
* Anne-baba-çocuk arasında çıkan çatışmalarda çözüm yöntemi ola-rak demokratik bir yöntem belirlemek en doğru yol olacaktır. Çünkü bu yöntemde kazanan ya da kaybeden taraf yoktur. Yöntem güce dayalı değildir. Demokratik yöntem; dinleme, duyguları ifade etme, işbirliği kurma, karşılıklı güven, sevgi ve saygıyı gerektiren bir süreci anlatmalıdır.<br />
*Anne-baba-çocuk arasında çıkan çatışmalar çözümlenmeye çalışılırken kaba ve kırıcı sözler kullanmak oldukça yanlıştır.<br />
* Ebeveynler, çocuklarının yanlış bir davranışı ile karşılaştıklarında bu davranışın gerekçelerini dinlemeyi gözardı ederler. Oysaki gerekçeler sonuna kadar dinlenmelidir. Aile, hatalı olan davranışa karşı duygu ve düşüncelerini ifade etmeli fakat diyaloğu kesme yoluna gitmemelidir.<br />
* Anne-baba ve çocuğun birbirine güvenmelerinin anlaşmazlığın çözümünde çok etkili olduğu bir gerçektir. Bu noktada aile, çocuğuna ne koşulsuz güvenmeli ne de güvensizlik saplantısını yaşatmalıdır. Sadece temkinli olmak yeterli olacaktır.<br />
* Aile, çatışma esnasında çocuğa karşı yargılayıcı sözler kullanmamalıdır. Her zaman çok uzun konuşmalardan ve öğütlerden uzak durmalıdır. Gözlenen davranış ne ise onun üzerinde ayrıntılı konuşulmalıdır. Çünkü yargılayıcı sözler ve uzun konuşmalar çocuğun ele alınan konudan çıkarması gereken sonucu yani dersi anlamasını zorlaştırır. Disiplinin amacı, çocuğun kendi davranışlarını düzenlemesini sağlamak, onu kendi kendini denetleyecek bir güce eriştirmektir. Önemli olan çocuğun, anne-baba korkusu ile onların isteklerine göre değil, yerine, zamanına ve koşullara uygun davranmayı öğrenmesidir. Elimizden geldiğince sağlıklı bir aile ortamında disiplinin amacına uygun ebeveyn davranışlarının nasıl olması gerektiğini aktarmaya çalıştık. Sevgi ve saygıya dayalı bir aile ortamı içinde çocuğunuzla olan iletişiminize yeni güzellikler katabilmeniz dileğiyle.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.dersyerimiz.com/index.php/ailede-disiplin.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Yaratıcılık Nedir?</title>
		<link>http://www.dersyerimiz.com/index.php/yaraticilik-nedir.html</link>
		<comments>http://www.dersyerimiz.com/index.php/yaraticilik-nedir.html#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 09 Mar 2009 12:48:30 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Sosyoloji Dersi]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.dersyerimiz.com/?p=1023</guid>
		<description><![CDATA[Yaratıcılık Nedir? Yaratıcılığa ilişkin tanımlama genellikle insanların yaratıcı yönlerinin yanı sıra bilgisel, eğitimsel, düşünsel (zeka) kişiliği üzerinde yoğunlaşmıştır. Kişiden kişiye farklılık gösteren bu özellik çok yönlü bir düşünce ürünüdür. Ve bu konu ile ilgili oldukça kapsamlı bilimsel tespitler geliştirilmiştir. Torronce yaratıcı Düşünme Testi El Kitabı’nda (Torronce Test of Creative Thinking) yaratıcılığın tanımını şu şekilde yapmaktadır. [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Yaratıcılık Nedir?</strong></p>
<p>Yaratıcılığa ilişkin tanımlama genellikle insanların yaratıcı yönlerinin yanı sıra bilgisel, eğitimsel, düşünsel (zeka) kişiliği üzerinde yoğunlaşmıştır. Kişiden kişiye farklılık gösteren bu özellik çok yönlü bir düşünce ürünüdür. Ve bu konu ile ilgili oldukça kapsamlı bilimsel tespitler geliştirilmiştir.<span id="more-1023"></span></p>
<p>Torronce yaratıcı Düşünme Testi El Kitabı’nda (Torronce Test of Creative Thinking) yaratıcılığın tanımını şu şekilde yapmaktadır.</p>
<p>“Yaratıcılık, sorunlara; bozukluklara, bilgi eksikliğine, kayıp öğelere, uyumsuzluğa karşı duyarlı olma; güçlüğü tanıma, çözüm arama, tahminlerde bulunma yada eksikliklere karşı denenceler geliştirme, bu denenceleri değiştirme yada yeniden sınama, daha sonra da sonucu başkalarına iletmektir” .</p>
<p>Yaratıcılığın temelinde, akıcı, özgün ve esnek düşünebilme, dolayısıyla sorun çözebilme becerisi yatmaktadır. Akıcı düşünebilmek, kısa sürede, ardı ardına bir çok düşünce ve görüş öne sürebilmektir. Örneğin; “yüz ne demektir?” sorusuna verilen yanıtta “yüz” kelimesinin anlam ve türevlerine ilişkin çok yönlü yanıtlar alabilmek akıcı düşünebilme olarak tanımlanır. Ayrıca “sezgi, merak ve mecaz” yaratıcılığa ortam hazırlayan en önemli unsurlardır.<br />
Yaratıcılık, kişilerin doğuştan getirdikleri bir özelliktir. Her insanda az veya çok bazı yaratıcı belirtiler ve özellikler vardır. Yaratıcılık, sınırları olmayan, geliştirilebilen bir eylemdir. Öğrenilmez fakat uygun koşullar sağlandığı takdirde geliştirilebilir.<br />
Bir başka deyimle yaratıcılık, toplumun ekonomik veya sosyal yapısının sanatçının kişiliği tarafından sorgulanıp, düşünceleriyle yoğrulup, yeni-özgün bir biçim olmasıdır.<br />
Buna bağlı olarak yaratıcılık; insan doğası gereği tüm insanlarda değişik derecelerde, değişik olan ve boyutlarda var olan ve geliştirilebilin özel bir yeti olarak ele alınıp, yaratma eyleminin somutlaşması olarak ortaya çıkabilmektedir. Bu nedenle yaratıcılık sosyo-kültürel çevreyle yakından ilgili güç olarak düşünülebilir. Ayrıca bilimsel araştırmalar sonucunda bazı bilim adamları tarafından yaratıcılığın insanın genetik yapısıyla da ilgili olduğu iddia edilmektedir.<br />
Guilford’a göre yaratıcılık; akılcılık, esneklik ve özgünlük içeren bir süreçtir. Yaratıcılık; alternatifli düşünme, problem çözme gibi zihinsel süreçleri de içerdiğinden, yalnızca bir süreç değil, süreçler dizisi olarak düşünülmelidir. Ayrıca yaratıcılık konusuyla çok ilişkili olan, alternatifli düşünme ve problem çözme becerilerinin de yaratıcılık gibi geliştirilebileceğine inanan görüş, eğitim psikologu Torronce’ye aittir. Paul Torronce, öğrencilere, sorunlara yeni çözümler üretebilme yollarının verilebileceğine, buna dayalı olarak da onların risk alabilmek ve özgün üretimlerde bulunmak gibi becerilerinin geliştirilebileceğine inanıyor .<br />
Sonuçta yaratıcılık, bilinenlerden yola çıkılarak eski ile yeni arasında ilişki kurmak, alışılmışın dışındaki farklılıkları yakalayarak, deneyerek özgün etkinlikler oluşturma çabası olarak da tanımlanabilir.</p>
<p><strong>Bir Süreç Olarak Yaratıcılık</strong><br />
Yaratma sürecinde bir nesnenin estetiksel boyutu, işlevi ve biçimi imgesel temeller üzerinde yükselir. Çünkü özne ile nesnel gerçeklik arasında bir iletişim ve tavır sirkülasyonu vardır. Dolayısıyla özne nesnel gerçekliği imgesel olarak algıladığı için imgelem, yaratıcı süreç içinde devamlı etkin durumdadır. Ayrıca, imgelem, özne ile nesne arasındaki etkileşim süreci içinde üretici ve doğal bir zihinsel yetenek olarak görülebilir. Bu süreç bireyin bilgi birikimlerini, deneyimlerini etkinlikler içinde biçimlendirip, somutlaştırarak özel bir dünya kurma çabası olarak anlamlandırılabilir.</p>
<p>Yukarıda da belirtildiği gibi süreç içinde yaratıcılığın gelişimi birbiriyle bağlantılı tepkiler şeklinde oluşur. İsmail Üstel’e göre bu süreç şu şekilde işler:<br />
• Hazırlık Dönemi: Bu dönem yaratıcı düşünceyi tetikleyen bir unsurla başlar. Bilgi edinme, bunları ilişkilendirme, farklı açılardan analizleme, yorumlama, değişik biçimlerde sentezleme, değerlendirme, yeniden yorumlama biçiminde sürdürülen etkinliklerdir.<br />
• Kuluçka Devresi:  Yaratıcı düşünce sürecinin bu aşaması, ürünün “bilinç ötesinde olgunlaşmakta olduğu” kademedir. Bilinç düzeyinde algılanmamakla beraber, yoğun bir yaratıcılık çabasının sürmekte olduğu evredir.<br />
• Evraka (Buluş) Basamağı: Beyinde “şimşek çaktığı” andır. Hazırlık döneminde tohumu atılan, kuluçka evresinde farkına varmadan yeşeren yaratıcılık, birdenbire somutlaşır.<br />
• Rafinasyon (Eleme): Sürecin bu bölümünde, yaratıcılık sürecinden süzülen, orijinallik, “rafine edilerek” uygulanabilir kılınmaktadır. Yukarıda özetlenen kademeler, birbirinden kesin çizgilerle ayrılmaz, biri bitmeden diğeri başlayabilir. Bu fazların kesişmesi, örtüşmesi ve iç içe geçmesi söz konusu olabilir. Bazen, evrelerin sırası değişebilir. Zaman zaman süreç basamaklarından birisi, olağan sırasından başka bir dönemde tekrar sıraya girebilir.</p>
<p>Aynı zaman diliminde birden çok konu üzerinde çalışıldığında yaratıcılık süreçleri birbirleri ile etkileşerek, daha da karmaşık bir tablo sergileyebilir. Sürecin ne kadar zaman alacağı, kişinin yaratıcılığına ve konunun özelliğine bağlıdır.kaldı ki bireylerin yaratıcılık performası, belirgin bir biçimde dalgalanabilir. Diğer bir deyişle “yaratıcılık ritmi” zaman içinde artabilir veya azalabilir. Yaratıcılıkta görülen değişim, kişiye ve koşullara bağlı olan bir sürecin sonunda yeniden eskiye dönebilir .<br />
Bir anlamda yaratıcı sürecin büyük bir bölümü belirli durumlarda yaratıcı olmanın ve görmenin anlaşılması, ihtiyacın anlaşılması durumunda olabilir.  Gerçek anlamda yaratıcı bir kişi, yaratıcı çözümler bulmak kadar, yaratıcı sorular sorabilen, yaratıcı etkinlikler içine girebilen bir kişidir. Yaratıcı süreçte sezgi, kendi içinde ayrıca yaratıcı bir süreçtir. Dolayısıyla sezinleyici, kişi kendi sezgisel işaret ve sembollerin oluşturduğu ortamı yaratır.<br />
Yukarıdaki konu başlığında yaratıcılığın oluşum sürecine ilişkin bilgi verildi. Ancak burada vurgulanması gereken önemli bir nokta da süreç olarak yaratıcılığın iç ve dış baskılara tepki verme eylemi olarak tanımlaması düşünülebilir.<br />
Bu anlamda sanatçının yaratım  çabası, henüz var olmayanı oluşturmaya, plastik bir anlam vermeye yönelikse de geçmişin ve içinde yaşanılan sürecin etkileri, birikimleri doğal olarak sanat ürünlerine yansıyacaktır. Ortaya çıkan yapıtın plastik özgün bir değer olarak belirlenebilmesinde sanatçının yaratıcılığı ve özgünlüğü bu yansının ürüne kattığı değerle doğru orantılıdır.</p>
<p><strong>Yaratıcı Etken</strong><br />
Yaratıcılık dürtüsü insanın varlığıyla-oluşumuyla ilgilidir. İnsan ve hayvan yaşantısı arasındaki fark, davranışın türüne, onun sergilenişine bağlıdır. Hayvan davranışı içgüdüsel ve şartlandırılmıştır. İnsanlarınki rasyoneldir. Doğal olarak insanın beyni içindeki statükoyu değiştirmeye iten bir şey vardır. Bu onun yaratıcı olmasını ve farklı bir şeyi elde etmesini sağlar. Bu durum psikolojik olduğu kadar sosyolojik bir olgudur da. Örneğin Ahmet İnam konuyla ilgili görüşlerini bir gazete yazısında şu şekilde dile getirmiştir.<br />
“Gelecekte gücün simgesi olarak bizim yaratıcılığımız, keşfettiğimiz yarattığımız ürünler, ortaya koyduğumuz, düşünce ve sanat ürünleri yaşama becerimiz olacak gücün kaynağı değişecek. Güç, insanın kendini gerçekleştirme çabası başarısı olacaktır” .<br />
Martin Buber “Ben ve Sen” adlı yazısında “biz dünyayı olduğu gibi kabul etmek zorunda değiliz onu devamlı olarak yaratabiliriz. Gerçek kendi başına her gün yen ibir şeydir ve her sabah kendi ellerimizde şekillendireceğimiz başka bir yeni şeyi sorar. Bilmeden düşünce ve hayallerimizi belirli şeylerle yoğunlaştırıp onların gerçeklere uygunluklarını ileri sürdüğümüzde dünyayı yeniden yaratırız”.<br />
Dünya aslında ondan nasıl yararlandığımızdır. Kişi bulunduğu çevrenin bir parçasıdır. Çevre kişinin kendisine nasıl bir biçim veriyorsa, kişinin de yaratıcı birikimi çevreye öyle bir biçim verir.</p>
<p><strong>Yaratıcı Kişilik Özellikleri</strong><br />
Geleneksel eğitim anlayışı içinde eskiden soru sormayan, söz dinleyen, yaramazlık yapmaya, üstüne vazife olmayan şeylerle uğraşmayan bir yapı ve anlayış içinde olan çocuklar benimsenen, kabul gören bir özellik göstermektedir. Tam tersi özelliklere sahip çocuklar ise dışlanmakta, genellikle de başarısız sayılmaktadır. Dolayısıyla eğitim sistemi içindeki bu anlayışın etkin olması sonucunda yaratıcı yeteneklerin değerlendirilmesi ve yaratıcılık ile ilgili araştırmaların gecikmesine neden olmuştur. Günümüzde yaratıcı nitelikler son derece önemli olup, sanatsal ve teknolojik alanda özellikle üzerinde durulması gereken önemli bir bireysel kriter olarak karşımıza çıkmaktadır.<br />
Yapılan araştırmalar sonucunda yaratıcı kimliğe sahip bireylerin kişisel özelliklerine ilişkin yüzlerce maddeden oluşan tanımlamalar yapılmıştır.</p>
<p>Aşağıda bu özelliklerin en belirgin olanları genel hatları ile verilmiştir.</p>
<p>Buna göre:<br />
• Esnek, özgün ve  çabuk düşünebilme yetisi.<br />
• Değişik strateji, yöntem ve araçları kullanma eğilim.<br />
• Konulara-sorunlara farklı açılardan yaklaşabilen duyuşsal, mizah, sezgi ve görsel algı gücünün yetkinliği.<br />
• Soyut veya somut nesne ve kavramlar arasında bağlantıları yakalayabilme, ilişkilendirebilme gücü.<br />
• Hayal gücünün zenginliği, esnek düşünebilme ve konulara odaklanabilme yetisi.<br />
• Yeni olanı yakalayabilme, mevcut durumları geliştirebilme becerisi.<br />
• Senaryo üretebilme, tasarım geliştirebilme özellikleri. Sorunlara çözüm arayabilen, üretkendirler.<br />
Geleneksel toplum üyelerinin beklentileri yukarıda genel hatlarıyla belirlenen yaratıcı kimliğe sahip bireylerin özelliklerine bir ölçüde aykırıdır.<br />
Örneğin; Yaratıcı kişiler marjinaldir, uçlarda gezinen, risk alan, sürekli arayış içinde olup, duygularını bastıramayan, yenilikler peşinde koşan meraklı, var olanlarla yetinemeyen, eleştiren, sorgulayan, kendine güvenli, içten davranan, güç ve statüye önem vermeyen, ayak direyen, bazen toplumun kabul görmediği alışkanlıkları olan, daldan dala atlayan serüvenci bir yapıya sahiptir.<br />
Oysa ki toplum karşısında, var olan ile yetinmesini bilen sistematik, düzenli, statükocu bir anlayışı onaylayan bireyler ister.<br />
Ayrıca toplum, geleneklere uyabilen, görevini eksiksiz yapan, ciddi alaycı olmayan, merkeziyetçi, fazla soru sormayan, üstüne vazife olmayan işlerle uğraşmayan, itaatkâr, kurallara sıkı sıkıya bağlı, toplumun uyumlu bir üyesi olmayı kayıtsız koşulsuz kabul eden bireysel özelliklere sahip kişiler ide benimser ve onaylar.<br />
Yaratıcı ve Yaratıcı Olmayan Tutum ve Davranışlar<br />
Aşağıda yaratıcı tutum karşısında yaratıcı olmayan tutumlar karşılaştırılarak kısa ve net olarak özetlenmiştir. Buna göre;</p>
<p><strong>YARATICI  TUTUM</strong></p>
<p>• Bilgiden bilinmeyene çalışma.<br />
• Doğru ve yanlış cevaplar önemli değil.<br />
• Açık ve sonlu tepkiler.<br />
• Çeşitli yolları deneyerek, taklit ve ezber yöntemi.<br />
• Belirsizliklerle, eksikliklerle karşılaşmayı hoş görme.<br />
• Yaratıcılık ve Psikanaliz</p>
<p><strong>YARATICI OLMAYAN TUTUM</strong></p>
<p>• İzlenen model var.<br />
• Doğru cevaplar var.<br />
• Sabit tepkiler.<br />
• Taklit ve zeber yöntemi.<br />
• Aksilikleri hoş görmeme</p>
<p>Sanatçıların insanları şaşırtan bu yaratma gücü çok eski zamanlardan beri ilgi çeken ve merak uyandıran bir konu olmuş ve genellikle ilham kavramı, olayı açıklamak için öne sürülmüştür. Sanatçının en temel özelliklerinden biri, onda kişisel hayata karşılık, toplumsal-sosyal psişik hayatın etkin olmasıdır.<br />
Psikanaliz, öznenin kendini hayata karşı genel ilişkilerini yapılandırması, çözümlenmesi ve yeniden oluşturması, anlamlandırması bağlamında tümüyle yaratıcı bir harekettir.<br />
Freud yaratma eylemine psikanalitik açıdan yaklaşarak, sanatçının yaratma eylemi ile nevroz arasında sıkı bir ilişki bulur ve bilinçaltının yaratmadaki rolünü belirlemeye çalışır. Freud’a göre sanatçı eğer anlaşılmak isteniyorsa onun bilinçaltına inilmesi gerekir.<br />
Sanatçının yaşam sürecindeki değişkenlikleri, davranışları, yanılgıları, saplamaları, iç dünyası ve diğer nevrotik belirtilerin incelenmesinin gerekliliğini ortaya koyar.<br />
Freud’un kuramında, sanat ile düşlem etkinliği arasında yakın ilişkiler vardır. Sanatçının nevrotik kişiliğe sahip insanlarla hem benzerliği vardır, hem de ayrılığı.<br />
Sanatçı da gerçeklik dünyasında tatmin edemediği içtepilerle doludur. O da bütün insanlar gibi çocukluk çağının doyurulmak isteyen bilinçdışı özlemlerini,  tüm cinsel kökenli enerjisini imgelemci dünyasına aktarır. Kolayca nevroz’a yol açabilecek böyle bir durumdan sanatçı, yaratma yolu ile içtepilerini, yasak kaynaklardan geldiği fark edilmeyecek kadar değiştirerek, onları yücelterek kurtulur. Ancak yine de sanatçının bilinçaltı saklı kalmaktadır, sanatçının açığa vurmayıp bastırmak zorunda kaldığı isteklerin kılık değiştirmiş biçimlerini aslında sanatçının itiraflarından başka bir şey olmayan sanat eserlerinde tanımak olasıdır .</p>
<p>Bu konuya ilişkin diğer bir yaklaşım ise Otto Ronk’ın görüşüdür. Otto Ronk, sanatçının normalden sapma gösterdiği için nevrotik olarak damgalanmasına karşı çıkarak “nevrotik tip” ile “yaratıcı tip” arasındaki sınırları çizmiştir. Ona göre “nevrotik tip” salt yıkıcılık düzeyinde kalmakta, “sanatçı” ise aynı zamanda yapıcı ve yaşatıcı olmaktadır. Ronk’ın görüşünü paylaşan Rollo May ise, bu konuda yaratıcılığı nevrozla bütünleştiren kuramlara karşı çıkmaktadır. May: “yaratıcılığın ciddi psikolojik sorunlarla bütünleştiği muhakkak. Van Gogh neredeyse çıldırdı. Woolf ciddi bir çöküntü içindeydi. Yaratıcılık ve özgünlüğün, kültürlerine uymayan kişilerde bütünleştiği apaçık. Ama bu, zorunlu olarak yaratıcılığın nevrozun ürünü olduğu anlamına gelmez. Yeteneğin hastalık, yaratıcılığın da nevroz olduğunu sokuşturmaya çalışan bu savlara karşı gerçekten güçlü bir tavır almalıyız.” Rollo May’a göre yaratma edimi ölüme ve yok oluşa bir alternatif olarak, yapmanın, yüksek duygulanımın ve vitalitenin en üst aşamasıdır .</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.dersyerimiz.com/index.php/yaraticilik-nedir.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Çatışma ve Örgütsel Çatışma</title>
		<link>http://www.dersyerimiz.com/index.php/catisma-ve-orgutsel-catisma.html</link>
		<comments>http://www.dersyerimiz.com/index.php/catisma-ve-orgutsel-catisma.html#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 09 Mar 2009 12:43:43 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Sosyoloji Dersi]]></category>
		<category><![CDATA[çatışma]]></category>
		<category><![CDATA[örgütsel çatışma]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.dersyerimiz.com/?p=1021</guid>
		<description><![CDATA[ÇATIŞMA ÇATIŞMA NEDİR? Çatışma sadece insanlara özgü bir olay değildir. Tüm canlılar yaşamlarını devam ettirebilmek için sürekli olarak çevreleri ile mücadele etmek ve yeri geldiğinde çatışmak zorundadırlar. Bir canlı herhangi bir ihtiyacını tatmin etmek istediğinde bir engelle karşılaşırsa;bir gerginlik meydana gelir. Bireysel anlamda çatışma; hem fizyolojik  hem sosyo-psikolojik ihtiyaçların tatminine engel olan sıkıntıların meydana getirdiği [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong>ÇATIŞMA</strong></p>
<p><strong>ÇATIŞMA NEDİR?</strong></p>
<p>Çatışma sadece insanlara özgü bir olay değildir. Tüm canlılar yaşamlarını devam ettirebilmek için sürekli olarak çevreleri ile mücadele etmek ve yeri geldiğinde çatışmak zorundadırlar. Bir canlı herhangi bir ihtiyacını tatmin etmek istediğinde bir engelle karşılaşırsa;bir gerginlik meydana gelir. Bireysel anlamda çatışma; hem fizyolojik  hem sosyo-psikolojik ihtiyaçların tatminine engel olan sıkıntıların meydana getirdiği gerginlik halleridir. Örgütsel anlamda  çatışma ise; bireyler ve grupların birlikte çalışma sorunlarından  kaynaklanan ve normal faaliyetlerin durmasına ve karışmasına neden olan olaylardır. <span id="more-1021"></span><br />
Çatışma teknik olarak; insanın birbiriyle ikame  edilemez iki amaç,hedef arasında seçim yapmak zorunda kalma durumu olarak ifade edilmiştir. İkisinden biri tercih edilirse, diğeri ulaşılmaz olacaktır. Bu; insanlar ve güçler arasında da söz konusu olabilir. Çarpışma,savaş,şiddetli geçimsizlik,anlaşmazlık,zıtlık hep çatışma  kavramını çağrıştırır.<br />
Çatışma; birçok,karışık sosyal etkileşimin kaçınılmaz bir sonucudur.</p>
<p><strong>ÖRGÜTLERDE ÇATIŞMANIN ÖNEMİ</strong></p>
<p>Organizasyonlarda değişimi isteyenlerin,mevcut durumu korumak isteyenlerin,grupların,lobilerin,kliklerin,rakiplerin  vb. mücadele  ortamları vardır. Bir grup etki alanında başka bir grubun yer almaya  başladığını hissettiği anda, çatışma eğilimine  girer.<br />
Çatışma,örgütlerde bölümler,gruplar ve bireyler arasında kaçınılmaz bir süreçtir. Eğer  örgüt bir değişimi yaşamak azmindeyse çatışma şarttır. Çatışmada önemli olan farklılıkların bütünleştirilmesi ve organizasyonların enerjisini boşa  harcamamalarının sağlanmasıdır.<br />
Bugün çatışma, modern örgütlerin en ciddi sorunlarından birisidir. İnsan Kay- nağı bu yüzden verimsiz kullanılmaktadır. Yapılan araştırmalar; yöneticilerin zamanlarının %20&#8242;sinden fazlasını örgüt içi çatışmalara yada çatışma sonrası yaşanan olumsuzlukları gidermeye ayırdıklarını göstermektedir. Yöneticiler kaynaklarını bu alanda kullanırlarken; kaynakların paylaşımındaki sorunlar,örgüt içi görevlerdeki bağımsızlık,amaçlardaki farklılık,personelin anlayış ve değerlerindeki farklılık,kişisel statü ve altyapı dengesizlikleri ve örgütsel iletişimde yaşanan sorunlar gibi birçok sorunu ve bunların sonucunda ortaya çıkan çatışma kaynaklarını da dikkate almalıdırlar.<br />
Önemli fonksiyonları olan yöneticiler, etkin ve verimli örgüt yönetimi modelinde çok önemli bir yere sahiptir. Kişiler arası farklılıkları,amaç farklılıkları,yöntem farklılıkları,değer, algı ve sorunları tanımlamadaki farklılıkları örgüt amaçları doğrultusunda değerlendirmelidir. Çünkü bütün bu unsurlar örgüt içinde uyumsuzluğa ve çatışmaya neden olarak örgütsel etkinliği ve verimliliği düşürmektedir. Ama örgütsel çatışmanın örgütlerin verimliliğini ve etkinliğini olumlu,yapıcı olarak etkilediği durumlar da söz konusudur. Zaten amaç da çatışmayı gerektiği şekilde yöneterek olumlu yönlerinden faydalanmaktır.<br />
Hiç çatışmanın olmadığı örgütlerde yenilik,değişim, yaratıcılık ve performans olumsuz yönde etkilenebileceği gibi,sürekli ve önemli çatışmaların olduğu örgütlerde de kararların gecikmesi ve verilememesi,tavizlerin sorunları çözmeye yetmemesi gibi nedenlerle yine performans  olumsuz etkilenir ve örgütün varlığı tehlikeye girer. Bu yüzden tüm çatışmalar örgütler için  faydalı olmasa da, bazı çatışma türleri işgörenler arasında uyumu artırır,çatışanların başarı düzeylerinin yükselmesine  neden olabilir.</p>
<p> Çatışmanın örgüt için olumlu sonuçları aşağıdaki gibidir:</p>
<p>• Çatışanlar kendi haklılıklarını ortaya koyabilmek için daha yaratıcı             olurlar.<br />
• Uzun zamandır çözüm bekleyen örgütsel ve bireysel sorunlar çözüme kavuşacak ve gerilim azalacaktır.<br />
• Sessiz,yorum yapmaktan kaçan  kişilerin fikirleri alınabilecektir.<br />
• Örgütsel etkinliği ve verimliliği etkileyen sorunlar ortadan kalktığından motivasyon düzeyi artacaktır.<br />
• Performans değerlendirmesi sağlanacaktır.<br />
Örgüt için çatışmanın olumsuz yönleri;<br />
• Personelin ruh sağlığını bozar ve Örgüt için tehlikeli bir ortam oluşturur.<br />
• Örgütü verimliliğini düşürür.<br />
• Örgütte emek,zaman,kaynak savurganlığı artar.<br />
• Örgüt amaçlarından sapmalar meydana gelir.<br />
• Ortak çalışmalara karşı pasif ve aktif bir direniş oluşur.<br />
  </p>
<p>  Çatışma, örgüt için olumlu  bir şekilde değerlendirilebilecek bir güç kaynağı olmasından  dolayı önemlidir. Çatışmalar, örgüt için gerekli olan değişimin yolunu açabilirler. Çatışmanın olumlu yönlerinden faydalanabilmek için çatışmanın etkin yönetilmesi gerekir. Etkin yönetilen çatışmalar örgütün misyonunu ve kültürünü geliştirirler. Etkin yönetilmeyen çatışmalar örgütleri durgunluğa iter,sorunlarının artmasına neden olur. Çatışmanın örgüt için önemi; örgütsel verimliliğe ve etkiliğe katkısından kaynaklanır.</p>
<p><strong>ÇATIŞMANIN NEDENLERİ</strong></p>
<p>  İnsanlar her ortak konuda farklı düşüncelere,yaklaşımlara sahip olabilirler.  Çatışmanın yönetilebilmesi için  altında yatan sebeplerin bilinmesi gereklidir. En genel şekli ile  örgütsel çatışmanın nedenleri olarak ,bürokrasinin gelişmesine neden olan;rutinleşme,uzmanlaşma,standartlaşma gösterilebilir. Çatışmaların kaynakları farklıdır. Bazıları kişiseldir,bazıları birimlerarası ilişkilerden kaynaklanır. Çatışmaların sayısı arttıkça çatışmalar da büyür. Bu da çatışmayı yöneteceklerin dikkatlerini geçmişe yöneltmelerine neden olur.</p>
<p><strong>Fonksiyonel Bağımlılık</strong>                                                                                      </p>
<p>Örgüt içinde gerçekleştirilen bir takım işler ve bunları yapan birimler arasında fonksiyonel bağlılıklar vardır. Bu bağlılık kaynakların kısıtlı olmasından,faaliyetlerin zamanlamasından ve örgütsel görev ve sorumluluklarda görülen karışıklıklardan kaynaklanır.<br />
  <br />
  <strong>İşbölümünde meydana gelen aksamalar<br />
</strong>  <br />
İşbölümü yapmak bireylerin  kendi işlerinden başka  kimseyi ve işi önemsememesine neden olabilir. Bu da diğer bireyler ve birimlerle  iletişim kopukluğuna neden olur. Çatışmaya temel hazırlar.<br />
  <br />
<strong>  Sınırlı kaynakların  paylaşılması</strong><br />
  <br />
Örgütte kaynakların sınırlı olduğu ve gerektiği anda,gerektiği yerde  elde edilebilir  olması gerektiği kaçınılmazdır. Bu sınırlılık yüzünden bireyler ve birimler kaynaklara ulaşamazlarsa gerginlik oluşur.<br />
  <br />
  <strong>  Örgüt içi güç mücadelesi<br />
</strong>  <br />
Örgüt çalışanları sahip oldukları güç alanını genişletmek istediklerinde, alanlarına girdikleri diğer çalışanlarla çatışma içine girebilirler. Çatışmanın doğabilmesi için  diğer çalışanların bunu algılaması gerekir.<br />
  <br />
  <strong>Yönetim alanı ile ilgili belirsizlik</strong><br />
  <br />
Örgütlerde kimin hangi alanda ve konuda çalışacağı, ne ölçüde kime karşı sorumlu olacağı belirsiz olabilir.<br />
  <br />
  <strong>Amaç ve çıkar farklılıkları</strong><br />
  <br />
Örgüt içindeki alt birimler  uzmanlaşmaya başladıkça farklı amaçlar geliştirebilirler. Farklı amaçlar da farklı çıkarlara,algılamalara neden olabilirler.<br />
  <br />
<strong>  Haberleşme eksikliği</strong><br />
  <br />
Bireyler ve birimler arası iletişim eksikliği; bilgi akışında ve geri beslemede aksamalara neden olur. Bu da dedikodu kanalının çalışmasına neden olur.<br />
  <br />
  <strong>Kişilik farklılıkları<br />
</strong>  İnsanların düşünce,duygu ve davranış bakımından farklı olmaları çatışmalarına neden olabilir. Kişilerin olayları,durumları algılamaları da farklıdır.</p>
<p><strong>İşçi-İşveren ilişkilerinde kutuplaşmalar</strong>                                                   </p>
<p>Örgütsel çatışmaların en önemli nedenlerinden  birisi de; yönetim ile           <br />
personel ve özellikle işçi kesimi  arasındaki ilişkilerin kutuplaşmış olmasıdır. Kutuplaşma arttıkça çatışma ihtimal de artar.<br />
  <br />
 <strong> Statü farklılıkları<br />
</strong>  <br />
Organizasyonlarda belirli kişi veya gruplar kendi statülerini başkalarından farklı ve daha prestijli bir statü olarak görebilirler.</p>
<p><strong>ÖRGÜTLERDE ÇATIŞMA TÜRLERİ</strong></p>
<p>Örgütlerde çalışma  kuşkusuz insanlara özgü bir olaydır. Ama örgütsel yapı  sadece  onun içinde  görevli olan bireylerden oluşmaz. Bireylerin yanında onların  oluşturduğu  gruplar ve bölümler de yer alır.</p>
<p><strong>Bireyler arası Çatışmalar</strong></p>
<p>İnsan kendi içinde de duygu,düşünce ve davranışları açısından çatışmaya düşebileceği gibi başka insanlarla da çatışma yaşayabilir. Örgütlerde en sık rastlanan bireyler arası çatışma türü;ast-üst çatışmaları ile kurmay-komuta yöneticileri arasındaki kişisel anlaşmazlıklardan doğan çatışmalardır. Bu tip çatışmalara bireysel farklılıklar neden olur. Bireyler arası çatışmanın  yapıcı sonuçlarını beş maddede toplamak mümkündür:</p>
<p>• Sosyal sistemin gerektirdiği görevleri yapmak için gerekli olan teşvik ve enerjiyi artırır.<br />
• Çatışma, farklı görüşlerin varolması nedeniyle bireylerin ve sosyal sistemin yaratıcılığını artırabilir.<br />
• Her birey kendi görevine ilişkin bilgisine geliştirilir. Çünkü çatışma bireyi kendi görüşlerini açıklamaya ve destekleyici fikirlerini ortaya çıkarmaya zorlar.<br />
• Herkes kendi varlığını daha iyi fark etmeye başlar<br />
• Bireyler arası çatışma kişinin kendi bireysel çatışmasını yöneltmesine yardım eden bir araç olur.</p>
<p><strong>Gruplar arası Çatışmalar</strong></p>
<p>İki grup arasında meydana gelen çatışmadır. Aynı grup içinde meydana gelen çatışmalar bireyler arası çatışmaya girer. Gruplar arası çatışmalar aynı bölüm yöneticisine bağlı olan grupların birbirleri ile mücadeleye girmesi halinde ortaya çıkar. En çok  rastlanan çatışma tipi budur ve yönetimi de zordur. Yönetici hakem rolü izlese bile bu durum grupların hoşuna gitmezse örgütün geneli etkilenebilir.<br />
Sosyal örgütlerde çatışmanın birçok örnekleri yaşanmaktadır. Örneğin, pazarlama ve satış bölümlerindeki sorumlular çeşitli mamuller satmak ve sürekli değişen mamul karması oluşturmak isterler. Öte yandan imalat bölümündekiler daha az mamulü daha çok miktarlarda üretmek isterler. Çünkü bu anlayış yaşamlarını kolaylaştıracaktır. Örgütler çatışmaya karşın yaşamışlar ve yaşayacak ve gelişeceklerdir. Gruplar, çatışmayı yaşayacak ve çatışmayı yönetmeyi öğreneceklerdir ve öğrenmek zorundadırlar. Örgütlerin temel taşı olan grupları tanımak ve yaşadıkları sorunları öğrenmek yoluyla yaşam  kolaylaşır. Bireyler,gruplar,örgütler yarınlarına güvenle bakarlar. Gruplar arası  çatışmanın azaltılmasında farklı yöntemler kullanıldığı belirtilmiştir. Bu yöntemlerin başarılı olabilmesinin temelinde örgütün yeniden tasarlanması yatar.Çatışmaya neden olan sorun birden fazla birimi ilgilendirse de; sorun çözümünü bir grup bulur.</p>
<p><strong>Bölümler arası Çatışmalar</strong></p>
<p>Aynı örgüt içinde yer alan,her birinin görev ve yetkilerinin farklı olduğu bölümler arasında bazı önemli çatışmalar meydana gelir. Finans bölümü ile üretim bölümü arasında  bazı yatırımlar için kaynak bulma konusunda zamanlama açısından meydana gelen görüş ayrılığı çatışmaya neden olabilir.</p>
<p>  <strong>Örgütler arası Çatışmalar</strong></p>
<p>Bu çatışma türünde bir örgütün kendi dışındaki diğer örgütlerle çatışması söz konusudur. Ekonomik sistemde ve açık sistem anlayışı içinde çeşitli örgütler birbirleri ile doğal olarak çatışma içinde olacaktır.</p>
<p><strong>ÖRGÜTSEL ÇATIŞMA YÖNETİMİ</strong></p>
<p><strong>ÖRGÜTSEL ÇATIŞMAYI YÖNETME SÜRECİ AŞAMALARI</strong></p>
<p>  Çatışmaların yönetimi, kişiler arası ilişkilerde gördüğü önemli fonksiyonların yanında, örgütsel etkinlik ve verimliliğin sınırlarının belirlenmesinde de önemli bir yere sahiptir. Günümüzde çatışma örgütlerde olumlu ve yönetilebilen bir süreç olarak ele alınmak zorundadır. Çatışmayı bu şekilde ele aldığımızda ,bu oluşumun; çatışma sayesinde örgütlerde değişik içerikli davranış biçimlerinin ve karar seçeneklerinin ortaya çıkarılması açısından bir esneklik sağlandığı ve bireylerin yaratıcılığının güçlendirildiği, uzmanlık alanlarının örgütün tüm düzeylerine yayılmasını sağlayanı bir süreç olduğunu görürüz.<br />
Örgütlerde, yöneticilerin personel arasındaki ve gruplar arasındaki çatışmaları, örgüt amaçlarına katkıda bulunacak şekilde yönetmeleri gereken bu süreç  dört  aşamadan oluşmaktadır:<br />
  <br />
 <strong>Potansiyel Muhalefet</strong><br />
  <br />
Bu ilk aşamada çatışma doğuracak nedenlerin varlığı söz konusudur. Bunlar doğrudan çatışmaya yönelik olmayabilir ama çatışmanın varlığı için gereklidir. Bu nedenler iletişim ,yapı ve kişilik değişkenleridir. İletişim nedenleri; anlam güçlükleri, yanlış anlama ve gürültüdür. Yapısal değişkenler;büyüklük,uzmanlaşma derecesi,yetki alanlarının belirginlik durumu,önderlik tarzı,ödül sistemleri, karşılıklı bağımlılık derecesi ve kişilerin amaç uyuşmazlıklarıdır.  Kişilik değişkenleri; bireylerin değer sistemlerinde yatmaktadır.<br />
  <br />
<strong>Kavrama ve Kişiselleştirme</strong><br />
  <br />
Bu aşamada potansiyel nedenler araştırılır,anlaşılır ve benimsenir. Birinci aşamadaki koşullar hayal kırıklığı yaratıyorsa potansiyel uyuşmazlık gerçek düzeyine çıkmış olur.<br />
  <br />
<strong>Davranış<br />
</strong>  <br />
Üçüncü aşama; davranış aşamasıdır. Bu davranışlar rekabet (yarışma), işbirliği,uzlaşma,kaçınma ve uyarlanma biçiminde ortaya çıkar.<br />
  <br />
<strong>Sonuçlar</strong><br />
  <br />
Son aşama;çatışmanın sonuçları ile ilgilidir. Bu sonuçlar ya grup başarısını artırıcı(işlevsel) yada düşürücü nitelikte olabilir.<br />
<strong>ÖRGÜTSEL ÇATIŞMANIN ÇÖZÜLME  STRATEJİLERİ</strong></p>
<p>Örgütün her tür çatışmada ödemeler-katkılar denge kuramına dayalı olarak analiz edilmesi gerektiği ve önemli olanın örgüt üyelerinin çatışmayı örgütten ayrılarak mı, yoksa var olan ilişkileri değiştirerek mi, yoksa var olan ilişkiler çatısına dayalı olarak çatışma içinde olan kişilerin değerlerini ve davranışlarını değiştirerek mi çözdüklerinin belirlenmesidir. Örgütlerde çatışmaların çözülebilmesi için birçok teknik geliştirilmiştir. Ama bu stratejileri kullanırken; etkili bir zamanlama,bütün üyeleri içerme,örgüt üyeliği misyonunu geliştirebilme,olumsuz,sembolik politikaları ve siyaseti engelleme, belirli konular üzerinde odaklaşma ve sorunları çözme iradesini gösterme,belli sorunlar üzerinde yoğun olarak çalışıldığı izlenimini verme ve mevcut sorunlar ile izlenen politikaların gelişimini takip etme gibi hususlara da dikkat etmek gerekir.</p>
<p><strong>Kaybedelim-Kazanın</strong></p>
<p>Bu stratejide kişi yenilgiye uğramayı çoktan kabul etmiştir. Çünkü kaybetmeyi  faydalı görmektedir. İleride bunu karşılığını alacağını düşünür. Kaybetmekte bir umudu vardır.</p>
<p><strong>Kaybedelim-Kaybedin</strong></p>
<p>Çatışma bu şekilde çözümlenirse  her iki taraf da yenilgiye uğramış olur. Burada orta bir yol bulunabilir. Bir kişi tatmin edilerek ekarte edilebilir. Hakeme başvurma yöntemi söz konusu olabilir. Bu strateji en az tercih edilenidir, çünkü sonuçta her iki taraf da yenilgiye uğrar.</p>
<p><strong>Kazanalım-Kaybedin</strong><br />
Her iki taraf da tüm güçlerini, kaynaklarını kazanmak için kullanırlar. Sonuçta biri kazanır, diğeri kaybeder. Örgütte biz ve onlar kavramı oluşur. Stratejinin uzun dönem etkisi belirsizdir. Ayrıca çatışmaya giren her iki taraf da, aynı stratejiyi uyguladıklarında iki eşit grubun çatışmaya girmesi halinde ,her iki taraf için de yenilgi söz konusu olabilir.</p>
<p><strong>Kazanalım-Kazanın</strong></p>
<p>Bu çözüm yolu; hem örgüt, hem birey için en iyisidir. Her iki taraf için de  fayda sağlayacak bir yaratıcı çözüm stratejisi söz konusudur. Her iki tarafın  enerji ve yaratıcılığı diğer tarafı yenmek yerine sorunu çözmeye yönelmiştir. Sonuçta her iki tarafın gereksinmeleri karşılanır ve iki taraf da ödüllendirici sonuçlara ulaşır. Çatışan bütün taraflar, örgütte bazı yanlışlıkların olduğuna ve bunlara dikkat çekilmesi gerektiğine inanırlar. Bu strateji, amaçlara ve sonuçlara yöneliktir. Bireyler katkı sağladıkları örgütsel amaçların niteliğini ve bireysel amaçları ile olan ilişkileri bilmektedir.<br />
Çatışmayı çözme stratejilerinin hem olumlu hem olumsuz yönleri vardır. Strateji, örgüt yapısına göre değişir. Başarı; büyük ölçüde yönetici veya çatışmayı çözme tekniğini kullanan kişi veya bölümün bu alandaki yeteneğine bağlıdır.</p>
<p><strong>ÖRGÜTSEL ÇATIŞMAYI ÇÖZÜMLEME TEKNİKLERİ</strong><br />
  <br />
Örgütler; bireylerden oluştuğu için, bireysel çatışmalara daha çok sahne olmaktadır.<br />
Çatışma tehdidi altındaki birey, doğrudan psikolojik baskı altında kalmaktadır. Bu durumda olanlar; istifa vb. araçlar kullanarak mevcut ortamdan fiziki olarak çekilme, olaylara karşı kayıtsız kalma ve ilgi göstermeme, bunların sonucu olarak saldırganlaşma ve kendi tutum ve davranışlarını makul göstererek savunmacı bir hal alma gibi davranışlar gösterebilmektedirler.</p>
<p>Örgütsel çatışma kaçınılmaz olduğuna göre yönetimin belirlediği stratejiler doğrultusunda  çatışmayı kontrol etmesi  yani çözerek yönetmesi gerekir. Örgütlerde işlevsel olmayan düzeye ulaşan çatışmanın olumsuz sonuçlarını ortadan kaldırmak için bazı teknikler geliştirilmiştir.</p>
<p><strong>Çözümleme Yaklaşımı</strong></p>
<p>Çatışmaya taraf olan birey yada bölümler bir araya gelerek birbirleriyle ilgili  sorun ve beklentilerini dürüst bir şekilde anlatırlar ve bir sonuca varmaya çalışırlar. Burada çatışmanın üzerine tam anlamıyla ve açık olarak gidilmektedir. Yönetici çatışan tarafları yüz yüze getirerek kendisinin de katkısıyla konunun açık ve ayrıntılı bir biçimde tartışılmasını sağlar.</p>
<p><strong>Daha önemli ve daha kapsamlı amaçları belirleme</strong></p>
<p>Çatışan tarafları bir araya gelmeye mecbur bırakacak amaçlar belirlenir. Çatışan tarafların amaçlarından daha önemli amaçlar belirlenerek çatışan tarafların aralarındaki farklılıkları bir kenara bırakmaları ve ortak amaçlar doğrultusunda birleşmeleri sağlanır.</p>
<p><strong>Güç kullanma yaklaşımı</strong></p>
<p>Bu yol çatışmaların yöneticinin gücünün ve otoritesinin kullanılarak çözümlenmesini ifade eder. Bu yolu izleyen yönetici,&#8221;burada amir benim, benim dediğim olacak&#8221; demektedir. Burada çatışmayı çözmekten çok, güç kullanım yoluyla bastırmak amaçtır. Ayrıca taraflar arasında kazanma ve kaybetme durumu yaratarak kaybeden tarafın hayal kırıklığına ve düşmanca tavırlar içine girmesine neden olmaktadır.</p>
<p><strong>Önemsememe Yaklaşımı</strong></p>
<p>Çatışmanın muhatabı olan taraflardan birisinin çatışma konusu durumu önemsememe ve problemi tırmandırmamasıdır.</p>
<p><strong>Taviz verme Yaklaşımı</strong></p>
<p>Çatışma yönetiminde çok sık kullanılan bu yöntemin  esası &#8220;farklılıkların paylaşılması&#8221;dır. Çatışmaya taraf olanlar, kendi amaçlarından biraz fedakarlık yaparak ortada belirli bir yerde buluşacaklardır. Bu yönteme uzlaşma yöntemi de denir. Karşılıklı fedakarlık söz konusu olduğu için kazanan veya kaybeden bulunmamaktadır. Çünkü bir pazarlık söz konusudur.</p>
<p><strong>Çoğunluk Oyu Yaklaşımı</strong><br />
 <br />
Bazen yöneticiler çatışmaların halli için çoğunluk oyu yaklaşımını izleyebilirler. Bunun esası belirli çatışmalarda çoğunluğun benimsediği yolun izlenmesidir.</p>
<p><strong>Örgütsel ilişkileri değiştirme Yaklaşımı</strong><br />
  <br />
Örgütsel ilişkilerin çatışmaları ve çatışma kaynaklarını azaltıcı yönde değiştirilmesi ile ilgilidir. Bu değiştirme iş tanımları ile ilgili kaynakların ayrılması veya belirli birimlerin başka birimlerle bağlanması şeklinde olabilir.</p>
<p><strong>Yumuşatma Yaklaşımı</strong><br />
  <br />
Kısa vadeli çıkar hesapları yerine uzun vadede işbirliği ihtiyacını ve bunun taraflara getireceği yararları vurgulamak ve durumun vahim ve acil bir nitelik taşımadığını belirterek vaziyeti olduğundan daha iyi gösterme çabalarına yumuşatma diyoruz. Burada  yönetici çatışmanın nedenlerine inmez, sadece parçalanmanın zararlı olacağını vurgular. Çatışmanın etkisi belli bir süre için  azaltılmış olur.</p>
<p><strong>Çatışmada taraf olan kişilerin yer değişimi</strong><br />
  <br />
Bu yöntemde ya  çatışan tarafların görev,yetki ve sorumlulukları yeniden belirlenerek karşılıklı ilişkileri azaltılmakta yada çatışan tarafların görev yerleri değiştirilerek birbirlerini görme ve iş ilişkilerinde bulunma imkanları ellerinden alınmış olur.</p>
<p><strong>Ortak düşman yaratma<br />
</strong>  <br />
Bu yöntem  sayesinde rekabet azaltılarak saptanan ortak düşmana karşı işbirliği geliştirilir. Örneğin çatışma içindeki  üretim ve satış bölümleri diğer bir örgütün aynı gruplarıyla çatışmaya neden olabilir.</p>
<p><strong>Hakeme başvurma yöntemi<br />
</strong>  <br />
Taraflar kendi aralarında anlaşmıyorlarsa veya yönetici onları bir konuda ikna edemiyorsa; bu takdirde nesnelliğine güvenilen üçüncü bir kişinin veya grubun hakemliğine başvurulabilir. Ancak her iki taraf da hakemin kararı ne olursa olsun saygı ile karşılaması gereklidir.</p>
<p><strong>ÇATIŞMANIN KAVRAMSAL MODELLER BOYUTUNDA İNCELENMESİ</strong></p>
<p>Araştırmalara dayalı olarak örgütlerde çatışmanın üç kavramsal model boyutunda incelendiği görülür .</p>
<p>• Pazarlık Modeli;  kıt kaynaklar için rekabet eden  menfaat gruplarının sorunlarına yönelmek için tasarımlanan bir modeldir. Bu model, özellikle işçi-yönetim ilişkileri, bütçeleme süreçleri ve hat-kurmay çatışmalarında uygun bir model olarak gözükmektedir.<br />
• Bürokratik Model; üst-ast ilişkilerindeki çatışmalara,genellikle hiyerarşinin dikey boyutundaki çatışmaları ele almaktadır. Davranışı denetlemeye yönelik kurumsal yaklaşımlarla örgütün söz konusu denetime olan tepkisinin oluşturduğu sorunlara yönelir. Rensis Likert&#8217;in Liderlik Yaklaşımları&#8217;nda  görülen Sistem1,2,3,4 örgütlerinden bürokratik modelde sadece Sistem 1 ve 4 örgütlerinde etkin sonuçlar alınmıştır.<br />
 Sistem 1 örgütünde  liderde inanç ve güven yoktur,iletişim kopuk ve hiyerarşiktir.. Yakından nezaret söz konusudur. İşgörenlerde örgüte karşı bir bağlılık yoktur .Karar süreci üst düzeyde oluşur. Hatalar cezalandırılır. Bireysel amaçlar örgüt amaçları ile bütünleşmemiştir.Amaçlar üst düzey tarafından belirlenir.<br />
  Sistem 4 örgütünde Liderde astlarına karşı bir inanç ve güven söz konusudur. İşgörenlerin örgütle bütünleşmesi tamdır. İletişim açıktır ve sağlamdır. Karar süreci her düzeyde oluşur. Gruplar sayesinde daha gerçekçi amaçlar belirlenir. Otokontrol esasına dayalı tüm örgüte yayılmış bir denetim söz konusudur.<br />
• Sistem modeli; pazarlık modeli rekabet  sorunlarına,bürokratik model denetim sorunlarına yönelirken eşgüdüm sorunlarına yönelmiştir.<br />
Eşgüdüm; ortak maçlara yönelmek için üst yöneticinin astları arasında düzenli grup çabası kalıplarını geliştirmek ve eylem birliğini sağlamak için oluşturduğu bir süreçtir.<br />
  Rensis Likert&#8217;in liderlik yaklaşımları açısından incelendiğinde ;<br />
Sistem 1 örgütünde; çatışan taraflar arasında çok gizli bir iletişim vardır. Çatışan taraflar birbirlerini kandırmaya çalışırlar,yöneticiler de iletişimi engellemek için yoğun çaba harcarlar,çatışmayı çözmek için bastırmayı kullanırlar,birbileri üzerinde güç kazanmak için çok çaba harcarlar, çözümler kaybeden tarafın çok tepki göstermesi şeklinde olur.<br />
Sistem  2  örgütünde;iletişim önemli ölçüde gizlidir ,taraflar çoğunlukla birbirlerini kandırmaya çalışırlar, iletişim sınırlandırılmaya çalışılır,az bastırma kazan-kaybet yaklaşımı ve uzlaşma söz konusudur. Taraflardan biri güç kazanmaya çalışır.</p>
<p>Kaybeden taraf az açık tepki gösterir.<br />
Sistem 3 örgütünde ; iletişim biraz gizli biraz samimidir. Taraflar bazen birbirlerini kandırmaya çalışırlar,ama genelde bir bilgi aktarımı söz konusudur. Kazan-kaybet yaklaşımı, pazarlık söz konusudur. Uzlaşma söz konusudur ama taraflar yine de güç kazanmaya çalışırlar. Kaybeden taraf durumu kabullenir,ama arasıra tepki gösterir.<br />
Sistem 4 örgütünde; açık,gizli olmayan,samimi bir iletişim vardır. Doğru bilgi paylaşımı söz konusudur. Fikir birliğine dayanan yaratıcı çözümler vardır. Çatışmanın iki tarafı da ortak çaba içindedir. Kaybeden taraf durumu kabullenir.</p>
<p><strong>ÇATIŞMADAN ÖĞRENDİKLERİMİZ</strong></p>
<p>• Çatışmanın kaçınılmaz olduğunu unutmayın.<br />
• Çatışmanın hayatımızda var olduğuna sevinin.<br />
• Çatışmanın iyi çözümlenmesi ve yönetilmesi halinde  statü ve özellikleri olumlu bir şekilde değiştirdiğini unutmayın.<br />
• Çatışmayı yönetmeyi öğrenmenin insan ilişkileri ve verimliliğe  yapılan bir yatırım olduğunu unutmayın.<br />
• Becerilerinizi geliştirmek için çatışmayı kullanın.<br />
• Çatıştığınız insanlarla birlikte öğrenin.<br />
• Kendinizi ve başkalarını güçlendirmek için çatışmayı kullanın.<br />
• Ders almak için büyük çatışmaları beklemeyin, küçüklerinden de ders alın.<br />
• Yenilgilerden de zaferlerden öğrendiğiniz kadar çok şey öğrenin.<br />
• Değişimi yönetmekte çatışmayı kullanın.<br />
• Çatışma stratejilerinin ve  yönetme tekniklerinin bir bütün olduğunu unutmayın.</p>
<p><strong>SONUÇ<br />
</strong>  <br />
  Doğduğumuz andan itibaren hep başka insanlarla birlikte yaşamak zorunda kalırız. Bazen bu insanları kendimiz seçebilme şansına sahip olurken, bazen de  böyle bir şansımız olmaz. Hiçbir insan, diğer insanlarla her zaman aynı fikirde  olmadığından ve olamayacağından dolayı insanlar arasındaki çatışma da kaçınılmaz olacaktır. Eğer insan ilişkide bulunacağı kişiyi seçme şansına sahipse, çatışmadan kaçma şansı da olacaktır. Ama bu da biraz imkansız gözükmektedir. Çünkü insan sosyal bir varlıktır. Yaşamını devam ettirebilmesi, kendini yenileyebilmesi için devamlı örgütler içinde yer alması gerekir. Örgütlerde de varlığın sürdürülebilmesi  için sürekli bir değişim şarttır.<br />
  Değişime uygun cevap verebilme sayesinde  gelişme sağlanabilir. Ama her zaman değişime ayak uydurmak,uygun cevaplar vermek kolay olmaz. Her insan; değişime, yeniliklere kolay ayak uyduramaz,tutucudur. Ayak uydurma söz konusu olsa bile değişimin nasıl gerçekleşeceği,nasıl uygulanacağı konusunda hep fikir ayrılıkları söz konusu olacaktır. Bütün bunlar çatışmaya neden olacaktır. Aslında çatışmanın olmadığı örgütlerden, ortamlardan  şüphelenmek gerekir. Çünkü örgütler sınırlayıcı ve itici güçlerin karşı karşıya geldiği bir çarpışma alanıdır.<br />
  Çatışma; insan olmanın doğal bir sonucudur. Çatışma, genelde olumsuz, negatif bir faktör olarak algılanır. İyi yönetilmediği zaman yıkıcı özelliklerinin olduğu yadsınamaz bir gerçektir. Ama çatışma örgütlerde pozitif ve yönetilebilir bir süreç olarak ele alındığında örgüt verimliliğine ve etkinliğine çok büyük katkılarının olduğu görülecektir. İnsan, kendi içinde bile  kendisiyle çoğu zaman çatışabilirken, duygu-düşünce-yaklaşım ve davranışları farklı olan insanlarla çatışmaması olağanüstü olacaktır.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.dersyerimiz.com/index.php/catisma-ve-orgutsel-catisma.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Eleştirel Sosyolojinin Temel Kavramları</title>
		<link>http://www.dersyerimiz.com/index.php/elestirel-sosyolojinin-temel-kavramlari.html</link>
		<comments>http://www.dersyerimiz.com/index.php/elestirel-sosyolojinin-temel-kavramlari.html#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 09 Mar 2009 12:29:11 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Sosyoloji Dersi]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.dersyerimiz.com/?p=1018</guid>
		<description><![CDATA[ Eleştirel Sosyolojinin Temel Kavramları Eleştirel kuram, Marksçı teorinin durumundan,özellikle bu kuramın ekonomik determinizme eğiliminden rahatsız olan bir grup Alman yeni Marksistlerin ürünüdür. Frankfurt Okulu ismini, Almanya’da 1923’te kurulmuş olan Frankfurt Toplumsal Araştırmalar Enstitüsü’nden almaktadır. Okul Frankfurt’ta 23 Şubat 1923’te resmi olarak kurulmuştur.Üyeleri bu  resmi kuruluştan önce de aktiftirler.1930’larda Nazilerin iktidara gelmesiyle birlikte,çoğu önde gelen üyeleri [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p> <strong>Eleştirel Sosyolojinin Temel Kavramları</strong></p>
<p>Eleştirel kuram, Marksçı teorinin durumundan,özellikle bu kuramın ekonomik determinizme eğiliminden rahatsız olan bir grup Alman yeni Marksistlerin ürünüdür. Frankfurt Okulu ismini, Almanya’da 1923’te kurulmuş olan Frankfurt Toplumsal Araştırmalar Enstitüsü’nden almaktadır. Okul Frankfurt’ta 23 Şubat 1923’te resmi olarak kurulmuştur.Üyeleri bu  resmi kuruluştan önce de aktiftirler.1930’larda Nazilerin iktidara gelmesiyle birlikte,çoğu önde gelen üyeleri Amerika’ya göç ederek bilimsel çalışmalarına orda devam etmişlerdir. Bu faaliyetlerini Kolombiya Üniversitesi’’yle işbirliği içinde olan bir enstitüde sürdürmüşlerdir. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonrra eleştirel kuramcılardan bazıları Almanya’ya geri dönmüşlerdir. Diğerleri ise Birleşik Devletler’de kalmışlardır. Eleştirel kuram bugün Frankfurt Okulu’nun sınırları dışına taşmıştır.Sonraki eleştirel kuramsal gelişmeler için başlangıç noktası olmuştur da diyebiliriz.<span id="more-1018"></span><br />
Frankfurt felsefecileri,,Horkheimer,Adorno ve Macuse’den Habermas’a kadar iki kuşak boyunca,pozivistik felsefelerde ahlaki akıla empoze edilen sınırları eleştirmekle ilgilenmişlerdir.Pozitivizmin bu anlamdaki eleştirisi,sonradan eleştirel kuram olarak adlandırılacak olan düşüncenin en merkezi ilgilerinden biri olmuştur. Eleştirel kuram içinde başat olan bir tek öğe varsa o da,Hegel ve klasik Alman felsefesindeki anlamıyla &#8211; bilgiyi,insanın bütünleşmesini ve özgürlüğü ilerletecek bir biçimde dünyanın dönüştürülmesiyle birleştiren bir eleştirel yetenek olarak- kavranan Akıl’ın (Vernunft) savunucusudur.Frankfurt felsefesi Marks’ın izinde gitmeye ve böylece Hegel’in Kantçı ikilemleri -yalnızca saf ve pratik Akıl  değil,fakat fenomenlerle bilinmez “kendinde şeyler”in benimsenmesini de- aşmasından yararlanarak modern Marksizm’i de yenilemeye çalışmaktadır.</p>
<p>Frankfurt Okulu’nun toplum teorisi kesinlikle kötümser içeriktedir. Frankfurt Okulu da kitle toplumu ve kültürüne dayalı bir teori geliştirmişti:Kapitalizm giderek merkezileşirken,toplumsal yapısı aadım adım atomlaşmıştı.Burjuvazi on dokuzuncu yüzyılda kamusal kurumları,yani devletten ayrı olan kendi işlerini yürütüp kültürlerini örgütleyen kurumların alanlarını genişletmişti.<br />
Eleştirel sosyal teoriyi ortaya koyabilmek için girişilen ilk çabalardaki kavram sebeptir.Sebep kavramının anlamı,Hegelci gelenekten kaynaklanır.Marcuse’ye göre sebep,var olan toplumların doğasını eleştirmek ve toplumla mücadele etmek için kullanılabilir.<br />
Eleştirel kuram büyük ölçüde sosyal ve entelektüel yaşamın çeşitli yönlerinin eleştirisi üzerinde yoğunlaşmıştır.Marx’ın çalışmaları (felsefi düşüncenin eleştirel analizi,kapitalist sistemin doğasına yönelik eleştirel değerlendirmeler) etkilidir.Çalışmaların çoğu topluma ve çeşitli bilgi sistemlerine yoğun eleştiriden oluşur.Okulun çalışmalarının nihai hedefi toplumun doğasını daha analitik olarak sergilemektir. Getirdikleri eleştiriler şu alanlarda yoğunlaşır:</p>
<p>1 &#8211; Marksçı Kuramın Eleştirisi : Eleştirel kuram marksçı kuramdan kök almakla birlikte ona eleştirel olarak yaklaşarak onu yeniden üretmiştir.Bu kuramdan en çok rahhatsız oldukları nokta ekonomik determinizm olmuştur.Bu nedenle ekonomik determinist,mekanistik Marksislere yönelik eleştirilerini yööneltmişlerdir.Bazıları,örneğin Habermas Marksın orjinal çalışmalarının bir kısmında içerilmiş olan determinizni eleştirmiştir;fakat çoğunluğu eleştirilerini neo-marksistler üzerinde yoğunlaştırmışlardır.Çünkü bunlar Marksın çalışmalarını fazlasıyla mekanistik olarak yorumlamışlardır.Eleştirel kuramcılar,,ekonomik deterministleri,,ekonomik alanda odaklanmalarını yanlış olmadığını fakat aynı zamanda sosyal yaşamın diğer yönlerini  de aynı ölçüde değerlendirmeleri gerektiğini vurgulamışlardır.Bu dengesizliği düzeltmek için eleştirel kuramcılar dikkatlerini kültürel alanda yoğunlaştırmaya yönelmişlerdir.Buna ek olarak eleştirel okul,görünüşte Marksçı kuramı uygulayan Sovyetleri de bu bağlamda yoğun eleştiri altına almıştır.</p>
<p>2 &#8211; Pozitivizm Eleştirisi : Pozitivizm eleştirisi kısmen ekonomik determinizmin eleştirisi ile bağlantılıdır.Bu bağlamda pozitivizm bütün çalışmalarına tek bir bilimsel methodun uygulanabilirliği düşüncesini kabul eder.Bütün disiplinler için fiziksel bilimleri güvenilirlik ölçütü olarak ele alır.Pozitivistler bilginin doğal olarak tarafsız olduğunu kabul ederler.Değerlerin dışlanabileceğini düşünürler.<br />
 Bu noktadan hareketle eleştirel okul çeşitli açılardan pozitivizme karşı gelmiştir.Pozitivizm sosyal yaşamı maddeleştirir ve onu doğal bir süreç olarak görür.Ancak eleştirel kuramcılar insan eyleminde ve bu eylemin sosyal yapıları etkileme yolları üzerinde odaklanır..Özetle eleştirel kuramcılara göre pozitivizm aktörleri göz ardı eder  ve onları “doğal güçler” ce belirlenmiş pasif bütünlüklere indirger.Bu bağlamda ele alındığında eleştirel kuramcılar bilimin genel yasalarının hiç sorgulanmadan insan eylemine uygulanabileceğini kabul etmez.Diğer bir eleştiri noktası da şudur:Pozitivizm amaçlara yönelik araçların yeterliliğinin değerlendirmekle yetinir.Ancak amaçları için benzer değerlendirmeye yönelmez.Doğal olarak bu eğilim içsel olarak konservatiftir ve dolayısıyla mevcut sistemi sorgulamaz.Sonuç olarak mevcut düzen maddeleştirilmiş olur;Olgular kesin çizgiler içinde ele alınır.Pozitivizm aktör ve sosyal bilimciyi pasifliğe sürükler.</p>
<p>3 &#8211; Sosyolojinin Eleştirisi : Eleştiri aççısından sosyolojiyi  de bir hedef olarak seçmişlerdir.Bilimsel methodu kendi içinde bir amaç olarak benimsemesi nedeniyle okulun eleştirisiyle karşı karşıya kalmışttır.Dahası bu bağlamda,sosyoloji status quo’yu kabullenmekle suçlanmıştır.Eleştirel okul sosyolojinin ciddi olarak toplumu eleştirmediğini,hatta çağın sosyal yapısını aşmadığını ileri sürer.Okula göre sosyoloji mevcut yapısıyla,çağın ttoplumu tarafından baskı altına alınan insanlara görevini yapmaktan uzaktır.Eleştirel sosyologlar insani olan herşeyi sosyal değişkenlere indirgeme eğilimindedirler.Toplumda,bireylerde odaklanmaktan ziyade bir bütün olarak toplumda odaklandıklarında sosyologlar birey ve toplumun etkileşimini göz ardı etmiş olurlar.Aslında çoğu sosyologlar bu eleştiriyi haketmezler ama bu görüş eleştirel okulun sosyologlara yönelttiği temel bir saldırıdır.</p>
<p>4 &#8211; Modern Toplumun Eleştirisi : Eleştirel okulun çoğu çalışmaları modern toplumun eleştirisini amaçlamıştır.Erken Marksist teori,özellikle ekonomi üzerinde yoğunlaşırken,eleştirel okul kültürel düzeye yoğunlaşmıştır.Diğer bir deyişle okul,egemenlik üzerine vurgu yapar;ancak bu vurgu modern toplumda ekonomik öğelerden ziyade kültürel öğelerin egemenliği ile ilişkilidir.Eleştirel okul modern toplumda bireyin kültürel olarak baskı altında olduğu düşüncesinde odaklanır.Eleştirel okul modern toplumda rasyonalite tarafından üretilmiş olan baskının ekonomik sömürünün yerini aldığı görüşünü benimser.Eleştirel okul çok açık olarak Weber’in formal rasyonalite ve tözel rasyonalite ayrımını kabul etmiştir.Eleştirel okul öncelikle formal rasyonalitenin bir biçimi üzerinde yoğunlaşır:Modern teknoloji.Teknoloji çok etkilidir.İnsanı esir alırken tarafsız gibi gösterilir.Teknoloji bireyselliği yok eder.Bireyin içsel özgürlüğü modern teknoloji tarafından işgal edilmiştir.</p>
<p>5-  Kültürün Eleştirisi : Frankfurt okulu özellikle kültürel alanda odaklanmıştır.Bu eleştirilerini      “kültürel endüstri” anlayışında özetlemişlerdir.Kültür endüstrisi kitle kültürünü yansıtır.Bu endüstriye ilişkin olarak eleştirel düşünceleri iki şey rahatsız eder:<br />
a &#8211; Endüstrinin sahteliği.Bu endüstri önceden hazırlanıp programlanır ve medya<br />
yoluyla da kitlelere ulaştırılır.<br />
  b &#8211; İnsanlar üzerinde pasifleştirici baskıcı etki.<br />
 Eleştirel teori asıl olarak hakikate ulaşmakla,evrensellik ve kurtuluşla ilgiliydi.<br />
 Frankfurt Okulu’nun epistemolojisinin temelinde,,Hegelci totalik kavramı ile onun toplumun ve tarihin yasaları biçimindeki ifadesi bulunuyordu.Eleşttirel teori farklı düşünce formlarını belirli toplumsal gruplarla ilişkilendirmemektedir.</p>
<p><strong>ELEŞTİREL TEORİ ÇERÇEVESİNDE  J. HABERMAS VE K.MARX</strong></p>
<p> Frankfurt Okulu’nun çalışmaları 1960’lı yıllarda yaygın biçimde bilinmeye ve toplum bilimlerinde etkili olmaya başlamıştı.Ancak,yeni bir eleştirel teorisyenler kuşağının üyesi olan Jurgen Habermas’ın gözlemlediği gibi,Frankfurt Okulu’nun Horkheimer ve Adorno tarafından belirlenmiş olan programı,kapitalist rasyonaliteye yönelttiği eleştirinin normatif temelini oluşturması açısından,tarihte nesnel bir teleoloji bulunduğunu öngörmüştü.Bu şekilde,gündelik dünyanın tarihsel açıdan karmaşık ve değişken pratikleri,gözardı edilmiş ve merkezileşmiş kültür endüstrisinin ideolojik reflekslerine indirgenmiş oluyordu.Frankfurt Okulu’nun teorisinin başlıca temalarından birisine göre,tüm kapitalist toplumlar,kapitalist üretim tarzının ayrılmaz bir parçasını oluşturan merkezileşmiş bir devlet aygıtının egemenliğinde,benzer bir yapıya ve ideolojiye sahipti.<br />
 Çalışmalarında Frankfurt Okulu’nun devletin düzenlediği bir kapitalizm görüşüne çok şey borçlu olan Habermas,işte bu tür bir indirgemeciliğe meydan okumuştu.Onun modern toplum analizinde,eleştirel teorinin kavramlarının birçoğu birleştiriliyordu:Bilgi, çıkarlara bağlıydı; bilim ve teknoloji giderek üretim ve idarenin denetimine girmişti;toplumsal bilinç teknokratik bir hal almış ve araççı akıla dayalı bir yapıya sahip olmuştu.<br />
 Habermas’a göre felsefi bilgi self-refleksiyon ile iç içedir,böylece,biz insan var oluşunun belirli göstergeleri,özellikle de insan bilgisinin kendisinin doğası ve statüsü üzerine,yönelebiliriz.Dolayısıyla,Habermas teknikal ve pratik ilgiler arasındaki ilişkiler ile,bunların bilgi formlarının incelenmesini,kendi başına bir self-refleksiyon olayı olarak görür.<br />
  Eleştirel okulun kültürel düzeyde ilgi alanlarından biri,Habermas’ın meşruluklar(legitimations) olarak belirlediği olgudur.Bunlar politik sistemin anlaşılmasını güçleştirmek ve buğulandırmak,tam olarak ne olduğuna ilişkin olarak bu sistemi kapalı hale getirmek bağlamında yaratılır,oluşturulur.<br />
 Eleştirel okulun en iyi bilinen diyalektik çalışmaları Habermas’ta dikkati çekmektedir.Habermas’ın bilgi  ve insan çıkarları arasındaki ilişkiye ilişkin irdelemeleri,subjektif ve objektif öğeler arasındaki daha geniş çaplı ilişkiler diyalektik ilişkiye bir örnektir.Habermas şu noktanın özellikle farkındadır:Subjektif ve objektif faktörler birbirinden soyutlanmış olarak ele alınamazlar.Habermas’a göre,bilgi sistemleri objektif düzeyde var olur fakat insan çıkarları daha subjektif olgulardır.<br />
 Habermas üç bilgi sistemi ve bunlara karşılık gelen çıkarlar arasında bir ayrımlaşma yapar.Her bilgi sisteminin arkasında yatan ve yönlendiren çıkarlar genellikle halktan insanlar tarafından bilinmezler ve eleştirel kuramcıların görevi bunları,bu arka planı,açıklamaktır.Birinci tür bilgi sistemi analitik bilim veye klasik pozitivist bilgi sistemleridir.Bu tür bilginin arkasında yatan çıkar teknik kontroldür.Bu kontrol çevreye,diğer toplumlara veya toplumda insanlara uygulanır.Habermas’a göre analitik bilim,baskıcı  kontrolü sağlayan bir araçtır.İkinci bilgi sistemi insani bilgidir.Bu bilginin çıkarı,amacı dünyayı,yaşamı anlamada temellenir.Bu bilgi şu genel görüş çerçevesinde hareket eder:Geçmişimizi anlamak genel olarak bugün olanı anlamamıza yardım eder.Bu bilginin karşılıklı ve kendini anlamaya yönelik pratik bir çıkarı vardır.Bu bilgi ne baskıcı ne de özgürleştiricidir.Üçüncü bilgi sistemi türü eleştirel bilgidir.Habermas ve Frankfurt Okulu’nun benimsediği bilgidir.Habermas ve diğerleri tarafından oluşturulan eleştirel bilginin,kitlelerin kendi alt-bilinçlenmesini(self-cousciousness) sağlayacağı ve ümit edilen özgürleşimle sonuçlanacak bir sosyal harekete yol açacağı düşünülmüştür.<br />
 Habermas’ın Marx’ın teorilerine ilişkin görüşlerini şöyle özetleyebiliriz:Habermas’ın temel amaçlarından biri tarihsel materyalizmin yeniden üretimidir.Marx’ın başlangıç noktasını(insan potansiyeli,duyumsal insan etkinliği,insansal varoluş) kendisine başlangıç noktası yapmıştır.Ancak Habermas’a göre Marx insani oluşumun birbirinden analitik olarak farklı iki bileşeni arasında bir ayırım yapmamıştır.-İş(veya emek,amaçsal rasyonel eylem) ve sosyal(veya sembolik) etkileşim(veya iletişimsel eylem)- Habermas açısından Marx ikinci öğeyi ihmal etmiş ve bu ikinci öğeyi de “iş”e indirgemiştir.Marx’ın yaklaşımındaki sorun insanın kendi kendine üreten eyleminin emeğe indirgenmesidir.Habermas,bu bağlamda şöyle der:İş ve etkileşim ayırımı benim başlangıç noktamdır.Tüm çalışmalarında bu ayırım süreklilik gösterir.Bu kavramlar yerine şunları kullanmak eğili gösterir:Amaçsal-rasyonel eylem(purposive-rational action) ve iletişimsel eylem(communicative action)<br />
 Amaçsal-rasyonel eylemi de ikiye ayırır:Araçsal eylem(instrumental action) ve stratejik eylem(strategic action).Bu iki eylem biçimi tasarlanmış kişisel çıkar elde etmeyi içerir.Araçsal eylem,seçilmiş bir amaca ulaşmada en iyi araçları rasyonel olarak hesaplayan tek bir aktörle ilgilidir.Stratejik eylem,bir amaca ulaşmak için amaçsal rasyonel eylemde birbirleriyle işbirliği yapan iki veya daha fazla kişiyi içerir.Her iki eylem türünde amaçlanan;araçsal yetkinliktir.<br />
 Habermas’ı Marx’tan ayıran temel nokta şudur:Amaçsal-rasyonel eylem(iş) değil fakat iletişimsel eylem en kapsayıcı ve özellik belirten insan olgusudur.İletişimsel eylem sosyo-kültürel yaşamın olduğu kadar insani bilimlerin temelidir.Marx iş üzerinde yoğunlaşırken,Habermas iletişimde odaklanmıştır.Çeşitli tarihsel aşamalarda,özellikle kapitalizmde eleştirel olarak işi analizde Marx iş üstünde yoğunlaşmakla kalmamış aynı zamanda özgür ve yaratıcı işi ölçüt almıştır.Habermas’ın temel aldığı alan amaçsal-rasyonel eylemden ziyade iletişimsel alan olmuştur.Habermas’ın hareket noktası çarpıtılmamış iletişimdir,yani zorlayıcı,baskıcı olmayan iletişim.Bu ölçütten hareketle Habermas çarpıtılmış iletişimi eleştirel olarak analiz edebilmiştir.Habermas iletişimi çarpıtan sosyal yapılarla ilgilenmiştir.Marx ise işin çarpıtılmasının yapısal kaynaklarını irdelemiştir.Hareket noktası olarak farklı ölçütler kullanmış olsalar da yine temel alınan bir ölçüte sahiptirler.Bu durum onlara çeşitli tarihsel olgulara ilişkin değerlendirmelerinde tutarlılık kazandırmıştır.Habermas özellikle Weber’i ve önceki eleştirel kuramcılar gibi kuramcıları ölçüt yoksunluğuna sahip olmaları ve relativizme kaymaları noktasında eleştirmiştir.<br />
 Marx ve Habermas arasında ve hareket noktası olarak temel alınan ölçüt açısından diğer bir paralellik daha vardır:Her ikisi için bu temel hareket noktaları,onlar için sadece analitik olarak başlangıç noktası olmayıp aynı zamanda onların politik amaçlarını temsil eder.Diğer bir deyişle Marx için amaç komünist toplum,çarpıtılmamış işin ilk defa var olacağı toplum,Habermas için politik amaç çarpıtılmamış iletişimin var olduğu bir toplumdur.Hemen gerçekleştirilmesi gereken amaçlar açısından Marx çarpıtılmamış iş açısından(kapitalist) engellerin ortadan kaldırılması arayışı içindeydi;Habermas ise özgür iletişime yönelik engelleri ortadan ladırmayı amaçlar.<br />
 Marx’da olduğu gibi,Habermas için de geleceğin ideal toplum temeli çağdaş dünyada mevcutturç.Başka bir biçimde söyleyecek olursak,Marx için insani oluşum öğeleri kapitalist toplumda “iş” te içkindir.Habermas için çarpıtılmamış iletişimin öğeleri çağdaş iletişimin her eyleminde bulunmaktadır.<br />
 Bu nokta bizi Habermas’ın çalışmalarında temel konuya yani “rasyonelleşme” ye getirir. Bu konuda Habermas hem Marx hem de Weber’den etkilenmiştir. Rayonelleşme konusunda Habermas’ın amaçsal-rasyonel ve iletişimsel eylem arasında yaptığı ayırım önemini korur.O’na göre,çalışmalar amaçsal-rasyonel eylemin rasyonelleşmesi üzerinde odaklanmıştır.Bu odaklanma üretim güçlerinin genişlemesi ve teknolojik kontrolün yaşam üzerindeki etkisinin artışıyla sonuçlanmıştır. Rasyonelleşmenin bu biçimi Weber ve Marx’ta olduğu gibi modern dünyada temel, belki de tek temel sorundur. Ancak, burada sorun genel olarak rasyonelleşmenin değil amaçsal-rasyonel eylemin rasyonelleşmesidir. Habermas için amaçsal rasyonel eylemin rasyonelleşmesine yönelik sorunun çözümü iletişimsel eylemin rasyonelleşmesinde yatar. İletişimsel eylemin rasyonelleşmesi egemenlikten,özgür ve açık eyleme yol açar. Burada rasyonelleşme özgürleşmeyi, iletişim üzerindeki sınırlamaların kaldırılmasını içerir.<br />
 Sosyal normlar düzeyinde böylesi rasyonelleşme bireysel esneklik ve düşünümsellikte artışlara yol açacak olan normativ baskı ve katılıktaki azalmayı içerir. Bu yeni, daha az sınırlayıcı veya sınırlayıcı olmayan normativ sistemin geliştirilmesi Habermas’ın sosyal evrim kuramının kalbinde yatar. Yeni bir üretim sistemi yerine rasyonelleşme yeni,daha az çarpıtan normativ sisteme yol açar. Bu açıdan Habermas Marxist köklerini keserek maddi düzeyden normativ düzeye geçiş yaptı diye eleştirilmiştir.Ancak Habermas bu eleştiriye karşı gelerek yanlış anlaşıldığını ileri sürmüştür.Bu evrimin son noktası Habermas için rasyonel bir toplumdur.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.dersyerimiz.com/index.php/elestirel-sosyolojinin-temel-kavramlari.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Türkiye&#8217;de Nüfus Artışı</title>
		<link>http://www.dersyerimiz.com/index.php/turkiyede-nufus-artisi.html</link>
		<comments>http://www.dersyerimiz.com/index.php/turkiyede-nufus-artisi.html#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 09 Mar 2009 12:14:57 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Sosyoloji Dersi]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.dersyerimiz.com/?p=1013</guid>
		<description><![CDATA[1-TÜRKİYE’DE NÜFUS ARTIŞI Türkiye’nin nüfusu, 1. Dünya Savaşı sırasında 16 milyon dolayındaydı. İstiklâl Savaşı sırasında cephede verilen şehitler, salgın hastalıklar ve savaş ortamının çeşitli olumsuz koşulları, nüfusumuzun daha da azalmasına neden olmuştur. Onun için 1927 yılında yapılmış olan genel nüfus sayımında ülke nüfusu, 13,6 milyona düşmüştür. İkinci genel nüfus sayımında (1935 yılında) ülke nüfusunun tekrar [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong>1-TÜRKİYE’DE NÜFUS ARTIŞI</strong></p>
<p>Türkiye’nin nüfusu, 1. Dünya Savaşı sırasında 16 milyon dolayındaydı. İstiklâl Savaşı sırasında cephede verilen şehitler, salgın hastalıklar ve savaş ortamının çeşitli olumsuz koşulları, nüfusumuzun daha da azalmasına neden olmuştur. Onun için 1927 yılında yapılmış olan genel nüfus sayımında ülke nüfusu, 13,6 milyona düşmüştür. İkinci genel nüfus sayımında (1935 yılında) ülke nüfusunun tekrar 16 milyona ulaştığı anlaşılmıştır. Bu tarihten sonra nüfus sayımı, sonu 0 ve 5 ile biten yıllarda yapılmıştır. 1990’dan sonraki sayımlar artık 10 yılda yapılacaktır.<span id="more-1013"></span></p>
<p>1927-1997 arasındaki ülke nüfussunun özellikleri şu başlıklarla belirtilebilir.</p>
<p>- Nüfus hızlı bir şekilde artmaktadır.<br />
- Erkek nüfus kadın nüfustan fazladır.<br />
- Nüfus eğitim düzeyi giderek yükselmektedir.<br />
- Ortalama insan ömrü giderek uzamaktadır.<br />
- Kentsel nüfus hızla artmaktadır.<br />
- İç ve dış göçler yoğun olarak yaşanmıştır.</p>
<p>1927’den 1997’ye kadar Türkiye nüfusu 49,2 milyon artmış bulunmaktadır. Yani nüfusumuz 70 yıllık bir dönemde beş katına ulaşmıştır.</p>
<p>1927-1990 yılları arasındaki sekiz yıllık devrede artış, 2,5 milyon olmuştur. İkinci Dünya Savaşı öncesinin olumsuz koşulları  nedeniyle artış düşük düzeyde kalmıştır. Savaşın olumsuz etkileri 1940-1945 devresindeki nüfus artışına da yansımıştır. Onun için bu devredeki artış, bir milyonun altında gerçekleşmiştir. 1945’ten sonraki sayım devrelerindeki artış, bir önceki dönemden daha fazla olmuştur.</p>
<p><strong>2- TÜRKİYE’DE NÜFUS ARTIŞININ NEDENLERİ</strong></p>
<p>Türkiye’de nüfus artışının başlıca nedenleri şu başlıklar altında toplana bilir:<br />
- Doğurganlık oranın yüksekliği<br />
- Çocuk ölümlerinin azalması<br />
- Beslenme ve sağlık koşullarının iyileşmesi ve ortalama insan ömrünün uzaması.<br />
- Göç alma</p>
<p>Doğurganlık oranın yüksekliği: Doğurganlık, doğum yapabilecek çağdaki (15-49 yaşları arası) kadınların doğurduğu ortalama çocuk sayısı ile ifade edilebilir. Türkiye’de doğum oranı, kalkınmış ülkelere göre 2-3 kat daha fazladır. Yurt genelinde düşünüldüğü zaman kırsal kesimdeki doğum oranı kentlere göre çok daha fazladır. Bu da eğitimin yeterli düzeyde olmamasının bir sonucudur. Nitekim Doğu ve Güney Doğu Anadolu Bölgelerinde okuma-yazma oranları düşüktür. Halk, aile plânlaması için yeterli bilgi ve imkanlara sahip olmamaktadır. Kırsal kesimde doğum oranın fazla olmasının bir sebebi de geleneksel aile kavramıdır. Ailelerin ( özellikle erkek sayısın) kalabalık olması, kırsal kesimde güçlü prestij sahibi olmanın bir göstergesi olarak kabul edilir. Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da aynı soyadı taşıyan binlerce kişilik aşiretlerin varlığı, bunun bir göstergesidir.<br />
Çocuk ölümlerinin azalması:  Türkiye’de nüfus artışının önemli nedenlerinden birisidir.  Çocuk ölümleri son yılları da hızla azalmaktadır. Çünkü anneler çocuk sağlığı konusunda bilgilendirilmektedir. Bu maçla yurdun her köşesinde ana ve çocuk sağlığı merkezleri kurulmuştur. Çocuk ölümlerinin azalmasının başka bir nedeni de beslenme koşullarının iyileştirilmesidir. Ayrıca çocuk ölümlerine neden olan hastalıkların aşılarının uygulaması da, bu konudaki önemli etkenlerden biridir.<br />
Sağlık ve beslenme koşullarının iyileşmesi ve ortalama insan ömrünün uzaması: Hızla kalkınmakta olan ülkemizde sağlık hizmetleri de hızla iyileşmektedir. Sayıları her geçen gün artan hastane, sağlık ocağı, poliklinik, dispanser ve özel muayenehaneler gibi sağlık kuruluşları, ülkenin her yerine sağlık hizmetleri yaymaktadır. Sağlık teknisyeni, sağlık memuru ve hemşire gibi sağlık elemanlarının artışı ve sağlık kuruluşlarındaki tedavi hizmetleri, ölüm oranlarını azaltmış ve dolayısıyla nüfus artışını hızlandırmıştır.<br />
Tarım, hayvancılık ve sanayi sayesinde ülkemizdeki beslenme koşulları hızla iyileşmektedir. Ayrıca sanayi, ulaşım, turizm, ticaret gibi daha pek çok konuda yurdumuzun top yekün kalkınması, Türk insanının refah düzeyini yükseltmiş bulunmaktadır. Bütün olarak iyileşen yaşama koşulları ve yükselen lnüfusun artmasına belirli ölçüde katkıda bulunmaktadır.</p>
<p>Yurt dışından göç alma: Türkiye nüfusunun artmasında, dıştan gelen göçlerin de payı vardır. Bilindiği gibi ; Balkan ülkeleri, Kafkas ülkeleri, Kuzey Afrika ülkeleri ve Ege adaları Osmanlı devleti sınırları içindeydi. Buralarda ki çok sayıda ülke, yakın bir geçmişte yapılan savaşlar sonucu, bağımsızlıklarını kazanmışlardır. Bu ülkelerde  çok sayıda Türk nüfusu bulunmaktaydı. Bağımsızlığını kazanan bazı ülkelerde ( Yunanistan, Bulgaristan ve SSCB gibi) Türkler çeşitli baskılarla karşı karşıya kalmıştır. Bu ülkelerde ki Türklerin bir kısmı gerek ikili anlaşmalar sayesinde değiş-tokuş yoluyla, gerekse diğer yollardan Türkiye’ye göç etmiştir. Cumhuriyet sonrasında (1923-1989) 2,2 milyon Türk, dışardan göç yaparak anavatana gelmiştir.</p>
<p>1927-1990 yılları arasında Türkiye nüfusunda ki 43 milyonluk artışın 2.2 milyonu (yaklaşık %5’i ) dıştan gelen göçlerle kazanılmıştır.<br />
Bütün bunlara ek olarak 1939 yılında Hatay’ın anavatana katılması da Türkiye nüfusunun artışına bir miktar etkide bulunmuştur. Bu sayede, 1939 yılında 208 116 kişi Türkiye nüfusuna eklenmiştir. Bu da o zaman ki nüfusun %1’inden biraz daha fazladır.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.dersyerimiz.com/index.php/turkiyede-nufus-artisi.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Liberalizm</title>
		<link>http://www.dersyerimiz.com/index.php/liberalizm.html</link>
		<comments>http://www.dersyerimiz.com/index.php/liberalizm.html#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 09 Mar 2009 12:12:00 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Sosyoloji Dersi]]></category>
		<category><![CDATA[Liberalizm]]></category>
		<category><![CDATA[türkiyede liberalizm]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.dersyerimiz.com/?p=1010</guid>
		<description><![CDATA[Liberalizm  Kökleri Rönesans ve Reforma dayanmakla birlikte ilk defa 19. yüzyılda siyasi teminolojiye girmiştir.1 18. yüzyılın ortalarına ve sonlarına doğru kavram siyaset sözlüğüne iyice yerleşerek.( laissez faire laissez passor ) ifadesinin yerini almış ve düşünce özgürlüğünü, ifade hürriyetini basın özgürlüğünü, üretim araçlarını özel mülkiyet konusu oluşunu ve serbest ticareti savunanların adlandırılmasında kullanılan etiket haline gelmiştir [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Liberalizm</strong></p>
<p> Kökleri Rönesans ve Reforma dayanmakla birlikte ilk defa 19. yüzyılda siyasi teminolojiye girmiştir.1 18. yüzyılın ortalarına ve sonlarına doğru kavram siyaset sözlüğüne iyice yerleşerek.( laissez faire laissez passor ) ifadesinin yerini almış ve düşünce özgürlüğünü, ifade hürriyetini basın özgürlüğünü, üretim araçlarını özel mülkiyet konusu oluşunu ve serbest ticareti savunanların adlandırılmasında kullanılan etiket haline gelmiştir<span id="more-1010"></span></p>
<p> Liberalizm, Avrupadaki toprak soylular ( Aristokrasi ) ile kent soylular (Burjuvazi) arasındaki çatışmaya koşut olarak doğmuştur. 10. yüzyıldan başlayarak kentlerde gelişen ticaret ve sanayi, varlıklı, yeni bir tolumsal sınıfın, “ kent soylular ” ın doğmasına neden olmuştur. Kent soyluların gelişmesine en büyük engel toprak soyluların doğuştan sahip bulundukları hukuksal ayrıcalıklardır. Önemli siyasal, askeri, yönetsel ve dinsel görevler toprak soyluların tekeline bırakılmıştır.</p>
<p> Ekonomik düşünceler içinde, liberalizm ticari kapitalizme ve ticari kapitalizmin ekonomi politikası olan merkantalizme tepki olarak doğduğu söylenebilir</p>
<p> Liberalizmin doğuşu sanayi inkilabıyla beraber ilk defa İngilterede dikkati çekmiştir. Liberal parti ve Manchester ekolü bunun örneğidir. Ünlü liberal iktisatçılar arasında Edam Smith, Davit Ricardo, Joremy, Bathum ve John Stvat Mill yer almaktadır.</p>
<p> Liberalizm genellikle “ siyasal liberalizm ” ve “ ekonomik liberalizm ” olarak ikiye ayrılarak değerlendirilir. Siyasal liberalizm, liberal demokrasinin temel felsefesini oluşturur. Ekonomik liberalizm ise kapitalizmin ideolojisi sayılabilir. Liberalizmin ekonomideki uzantısı, ünlü “ Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler ” formülüyle özetlenebilir.</p>
<p> Liberal düşünceye göre devlet eliyle hiçbir müdahale yapılmamalıdır. Çünkü bu tür müdahaleler doğal uyumu ve bütünleşmeyi ortadan kaldıracaktır. Bu ise bireyin özgürlüklerinin kısıtlanması bir takım bireylerin başkalrı üzerine baskı uygulaması demk olacaktır. Özgürlüğün kısıtlanması ve baskı uygulanması ise toplumsal ahenk yerine toplusal çatışma ortamının egemenliği demektir.</p>
<p> Liberalizmin hareket noktası yada temel kabulleri öncelikle aklın öne çıkarılması, bireyciliğin temel alınması ve özgürlük düşüncesidir.<br />
<strong>TÜRKİYEDE LİBERALİZM</strong></p>
<p> Liberalizm Türkiye’ ye 19. yy.da Tanzimat Fermanıyla ( 1839 ) beraber girmeye başlamıştır. Tanzimat Fermanı ile esas itibariyle, Osmanlı devleti, sivil hukukta Batının liberal esaslarına çok yaklaşmış; islam hukukundan uzaklaşmıştı. Şöyleki söz konusu Ferman ile devletin tüm uyruklarının, dinleri, mezhepleri, ırkları ne olursa olsun kanun önünde hak ve mükellefiyetleri bakımından eşit tutulacağı kabul edilmişti<br />
 <br />
 Ayrıca bu ferman Türkiye de anayasal yönetime doğru atılmış bir adım olması nedeniyle liberal bir nitelik taşımaktadır.</p>
<p> Tanzimat ve onu izleyen ıslahat çalışmaları etkisiyle Osmanlı aydını da burjuva toplumlarına özgü liberal düşünceleri yakından tanımaya başlamıştı. Osmanlı asker – sivil, bürokrat aydınlar 1860’ lı yıllarda “ Yeni Osmanlılar hareketi ” diye sonraları adlandırdığımız özgürlükçü akımı başlattılar.“Tercüman-ı Ahval” , “ Tasvir-i  Efkar ” ve “ Muhbir ” gibi yayın organları, bu organlarda sürekli yazan Şinasi, Namık Kemal, Ali Süavi, Ziya Paşa gibi düşünürler özgürlükçü akımın tohumlarını ekmeye ve onu büyütmeye  uğraşıyorlardı.</p>
<p> 1850’ den sonra Ali ve Fuat Paşalardevletin ekonomik yaşamdan elini çekmesi, mülkiyet hakkını güvence altına alınmasını istemişlerdir.Diğer bir şahsiyet ise Cevdet Paşa’ dır. Yenilikçi bir hareketin gereksinim olduğundan bahsetmekte, ticaretin önemi üzerinde durmakta, ticaretin gelişmesinin serbest ticaretle olacağını belirtmiştir.</p>
<p> 19. yy. ikinci yarısından itibaren iktisat bilimi alanında ilk liberal çalışmalar görülmeye başalr. Sakızlı Ohannes Paşa liberal ekonominin Türkiye’ deki ilk temsilcilerindendir. Ohannes Paşanın “ Klasik Ekonomi ” kitabı liberal ekonomik düşüncenin temel taşını oluşturmaktadır.</p>
<p> Tanzimatı Birinci Meşrutiyet izler ( 1876 ). Bu dönemde imparatorluk, ilk anayasası olan Kanuni Esasiye kavuşur. Tanzimatla ülkeye giren yeni düşünceler parlementer bir siyasi yapının oluşmasına yol açmıştır.</p>
<p> Birinci Meşrutiyeti, II. Meşrutiyet izler ( 1908 ). 1908’den 1918’e kadar ülkenin yönetimi İttihat ve Terakkiye geçer.ekonomik politikalarını Cavit Bey yönlendirmektedir. Cavit Bey liberal iktisat siyaseti uygulayan ve liberal ekonomik sistemi savunan kişilerdendir.<br />
 <br />
 İttihat ve Terakkinin içinden çıkan Prens Sebahattin ve arkadaşları liberalleşmeyi savunmuşlardır. Prens toplumu kurtaracak tek yolun batı turundan aşağıdan yukarıya doğru kapitalistleşmek ve tutarlı liberal bir zihniyet benimsemek olduğunu, Batı gibi olmanın ancak bu güçle sağlanabileceğini savunmuştur.10 ( Prens hakkında ayrıntılı bilgi için ilerki sayfaya bak )</p>
<p> Ekonomik alanda Tanzimattan sonraki dönemde genel olarak devletçi bir politika izlenmiştir. Ticaret alanında serbest ticaret ilkesi benimsenmekle birlikte, sanayi alanında devlet eliyle sanayileşme politikası izlenmiştir. Bu başarılı olmayınca yeni devlet eliyle bir burjuva yaratma çabalarına girişilmiştir. Fakat bu çabalar da sonuçsuz kalmıştır. Cumhuriyet dönemi de dahil, Türkiye de esas itibariyle Özal’a kadar devletçi – müdahaleci bir iktisat politikası hakim olmuştur.</p>
<p> Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası ( 1924 ) ve Serbest Cumhuriyet Fırkaları ( 1930 ) kurulmuştur. Bu partiler esas itibariyle liberal demokratik partidir. Fakat ömürleri uzun sürmemiş kapatılmıştır. 1950-60 döneminde Demokratik parti ile birlikte liberal ilkeler gün yüzüne çıkabilmiş fakat 27 Mayıs darbesi ile bu kıpırdama bastırılmıştır.</p>
<p> Buraya kadar olan bölümü söyle toparlarsak liberalizmin tarihi talihsiz bir tarih olmaktan kurtulamamıştır.Osmanlı’dan başlarsak, Prens Sebahattin’in Hürriyet ve İtilaf Fırkasının liberal fikirleri, İttihak ve Terakkinin despotik idaresi altında hayat hakkı bulamamıştır. Cumhuriyet dönemibde liberalizmde, sozyalizm de düşman ilan edilmiştir. Liberal Cavit Bey idam edilmiş, komünist Mustafa Suphi, Trabzon açıklarında boğdurulmuştur.<br />
Half Fırkasından sonra kurulan ilk Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası esas itibariyle liberal demokratik bir partiydi. Fakat bu partinin ömrü uzun sürmedi, parti kapatıldı. Mensuplarına siyasal hayat yasaklandı. Ülkede devletçi bir yapıda tek parti dönemi hakim oldu. Bundan sonra Özal dönemine kadar başarılı bir liberal ekonomiye geçiş yapılamadı.<br />
<strong>1980  SONRASI  LİBERALİZM  VE  TÜRKİYE</strong></p>
<p>          1890 sonrasındaki değişimin ve reformların gerçekleşmesinde Özal’ın katkıları bazı kişiler ve çevreler tarafından takdir edilirken diğer bazı çevreler 1980 sonrasında ülkemizde reformasyonla birlikte deformasyon ve dejenerasyon yaşandığını öne sürdüler.</p>
<p>          Türkiye’ye kazandırdıklarına bakacak olursak; görüşleri ile Türkiye’de zihniyet değişiminin gerçekleşmesine öncülük yaptı. Serbest piyasa ekonomisine yönelik kararların alınmasında ve uygulanmasında liderlik ve teknisyenlik görevini üstlendi. Türkiye’yi 1980’li yıllarda en hızlı ülke konumuna getirdi. Müdahaleleri geniş ölçüde kalkındırdı. Döviz işlerine serbestlik sağladı, sermaye piyasasının oluşmasına önem verdi. Bu amaçla İstanbul Menkul Kıymetler Borsası’nın kurulmasına öncülük etti. Dış ticaret sermaye şirketlerine izin vererek, Türk ürünlerini uluslararası pazarlara soktu. Katma değer vergisi uygulamasına geçildi. Sınır ticaretini yasal konuma getirerek geri kalmış sınır bölgelerinde ekonomik yaşamın canlanmasını sağladı.</p>
<p>          Özal’ın eksileri; Yeni devlet yapımı zenginler türedi. Özal döneminde devlet küçüleceği yerine büyüdü, özelleştirme feformu yapılamadı. Dar gelirli vergi yükü altında ezildi.</p>
<p>          Geriye bakarken şöyle diyebiliriz. Özal Türkiye’de bir dönem damgasını vuran bir siyaset ve devlet adamıdır. Gerek başbakanlığı gerekse Cumhurbaşkanlığı döneminde Türk siyasetine farklı bir çizgi getirdi.Türk toplumunu sürekli yeni kavramlarla tanıştırdı.</p>
<p>          Özaldan sonra Anap Özal’ın Liberalizmini devam ettiremedi. Anap kollarının elinde liberal bir fikri gelenek ve birikim yoktu önlerinde fiili biri vardı. O da ölüp gitmişti. Şu anda söylemek gerekirse liberal fikirleri savunan bir parti olarak “ Liberal Demokrat Partiyi ” entelektüel bir hareket olarak “Liberal Düşünce Topluluğu” söyleyebiliriz.</p>
<p>          Türkiye’de liberalizme genel olarak bakacak olursak; gerek teorik gerekse pratik olarak hiçbir dönem ağırlık kazanamamıştır. Sadece Özal Döneminde liberalleşme yönünde bazı adımlar atılmış ve olumlu sonuçlar alınmıştır. Ancak Özal da tam anlamıyla liberal olmayıp, milliyetçi ve muhafazakar görüşleri vardı. Özal’ın vefatıyla liberalleşme durmuş , hatta geriye gidiş başlamıştır.<br />
<strong>PRENS SEBAHATTİN :</strong></p>
<p><strong>PRENS SEBAHATİN’İN TOPLUMSAL YAPI  HAKKINDAKİ  GÖRÜŞLERİ :</strong></p>
<p> Prens toplumu bireyci yapı ve bütüncü yapı diye ikiye ayırmıştır. Bireyci yapı kişisel yükselme ve bağımsızlığa doğru kesin bir gidişe yol açmaktadır. Özal hayatı üstün kılan sosyal üstünlük çıkaran kişisel bağımsızlıktır.</p>
<p> Bütüncü yapı ise kendine bağımlı olanları üretimden çok tüketime sürüklediği için sosyal yetenek ve kişiliğin gelişmesine engeldir.</p>
<p><strong>PRENSİN OSMANLI TOPLUM YAPISINA GETİRMEK İSTEDİKLERİ </strong></p>
<p><strong>A-) ADEMİ MERKEZİYETÇİLİK :</strong></p>
<p> Bu kavram ilk defa I. Jöntürk kongresinden sonra Prens Sebahattin tarafından ortaya atıldı. Sebahattin bütüncü toplumlarda toplumsal yapısı gereği merkeziyetçi yönetimlerin egemen olduğunu ileri sürüyor. Merkeziyetçi yönetimlerde bürokrasinin gelişmeyi köstekleyici bir rol oynadığını belirtmiştir. Prens bürokratik çıkmazların ekonomik, toplumsal, siyasal ve yönetim alanlarında etkin olmasında yakınıyor ve kurtuluş olarak merkeziyetçi yönetimden, yerinden yönetim ( Ademi merkeziyet ) biçimine geçmeyi öneriyor.</p>
<p> Prens yerinden yönetimin gerekli olduğunu ileri sürerken neden olarak şunları söylüyor. Mesela Yemen vilayeti ile Selanik vilayeti ahalisi arasında muazzam farklar vardır. Bunlar yakından görecek her iki vilayetin hakiki ihtiyaçlarını en iyi idrak edecek, elbette İstanbul’daki memurlar değil; Yemen ve Selanik’te bulunanlardır.</p>
<p> Yerinden yönetim, bireysel girişimciliği ve kişiliği geliştirici olduğu gibi, tolumsal yapı ögelerini göz önünde bulunduran ve sorunlara merkezden çare aramak yerine, yerinden çare aramayı gerekli kılan bir yönetim olduğu görüşündedir. <br />
 </p>
<p><strong>B-) TEŞEBBÜSÜ SAHSİ ( BİREYSEL GİRİŞİM ) :</strong></p>
<p> Bu kavram temelde kapitalist ekonomik sistemin insan tipini içermektedir. Bireysel girişimciliği olan kişilert yaptıkları işlerle servetlerini arttırıyorlar ve dolayısıyla ülkelerini zenginleştiriyorlar düşüncesiyle hareket ediyor. Osmanlı toplumu içinde ve özellikle Türklerde, bireyci kişiliğin olmayışını ve buna karşı memur tipinin yaygınlığında söz eder.</p>
<p> Kısaca Prens; her alan bireyci kişilik yapısına sahip bireylerin yetiştirilmesini öneriyor. Memurluk zihniyetine son vermek ve bu zihniyetin yerine kapitalist bir sınıf yaratacak kişilerin çoğunlukta olacağı bir toplum yapısından yanadır. Ona göre bireyci kişiliklerin egemen olduğu toplum ekonomik ve diğer alanlarda güçlü olacaktır. Sermaye birikimi ancak bireyci kişilik yapısını yaygın ve etkin olduğu toplumlarda görülmektedir. Buna örnek olarak İngiltere’yi veriyoruz.</p>
<p><strong>PRENSİN TOPLUMSAL DEĞİŞİME YAKLAŞIMI</strong></p>
<p> Prense göre toplumsal değişmeden amaç, toplumsal yapının değişmesidir. Toplumsal yapının değişmesi ise, toplumu meydana getiren bireylerin aldıkları eğitim ve öğretimden yakından ilgilidir. Ona göre : Toplumsal yapımızı kemiren, toplumumuzu uçuruma sürükleyen hastalığın nedenlerinden biri, özel hayatta göreneğe dayanan, kişiliği öldüren eğitim sistemi; biri de genel hayatta merkeziyetçiliğe dayanan yönetim sistemidir.</p>
<p> Prens, Türkiye’nin içinde bulunduğu bunalımdan sıyrılabilmesi için, kurtuluş yolunun tek olduğunu ileri sürüyor. Bu yolun; toplum yapısını kökünden değiştirmek, bütüncü yapıdan bireyci yapıya geçmek, özel yaşamda; üretici aydınlar yetiştirmek, genel yaşamda da ; yerinden yönetim kurmaktır.</p>
<p> Prense göre : Bireyci yapıya geçmek, ilkeci bir eğitim sorunudur. Herhangi bir toplumda eğitim yapan ve onu düzenleyen ailedir. Bu yüzden, ulusal eğitimi tüketim, duruluk ve tutsaklıktan; üretim, girişim ve bağımsızlığa yönelmek için biricik yol : Bireyci aileler kurmak gücünde olan kız ve erkekler yetiştirmektir.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.dersyerimiz.com/index.php/liberalizm.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>

